Başkanlık sistemi gerçekte nedir? Neden ülkemiz için felaket anlamına gelmektedir?

Çünkü başkanlık sistemi istikrar demek değildir.

 

Başkanlık sistemi ile ilk kez Fransa'da öğrenciliğim sırasında tanıştım. Her beş yılda bir yapılan seçimlerde göreve gelen başkanlar, çok geniş yetkilere sahiptir. Çoğu, ülkemizde Büyük Millet Meclisinin alanında olan bu yetkiler, Fransa'nın demokrasi geçmişine yakışmayan bir şekilde, başkanın kişiliğine bağlı olarak çok farklı durumlara neden olmaktadır. Örneğin: bir başkanın döneminde hükümet haftalık çalışma saatini 32 saate indirirken hemen ardından gelen bir diğeri bunu yükseltmek için elinden geleni yaptı.  Mitterand, Fransa'da tüm bankaları kamulaştırırken hemen ardından gelen bir diğeri, Chirac ise kamulaştırılan bankaları özelleştirmeye çalıştı.

 

Ancak ülkede demokrasi gelenekleri baskın çıkınca yetkilerin kontrolsuz bir şekilde kullanıldığı dönemlerle ilgili olarak da Jacques Chirac soruşturmalara uğradı ve istifa etmek zorunda kaldı.

 

Bir ülkenin gelişmesi için gereken istikrar ile çelişen kararlar aşırı yetkili bir başkanın kişisel özelliklerine bağlı olarak bir uçtan diğerine savrulabilmektedir. Hele popülist politikalar, kendilerini seçmene beğendirme çabaları sadece toplumu değil, ekonomiyi de derinden sarsar.

 

Çünkü yetkinin tek bir kişinin üzerinde toplanması, parlamentonun ve siyasi partilerin geri plana düşmeleri katılımın engellenmesi her türlü gelişmenin önünde bir engeldir.

 

Örneğin De Gaulle zamanında 1958 yılında beşinci cumhuriyet ile başkanlık sistemine geçen Fransa, başkanlık sisteminin olumsuzlukları nedeniyle kısa zamanda ikinci dünya savaşının yıkımlarını yaşayan ancak sembolik bir krallık ve gerçek bir parlementer sistemi olan İngiltere ve federalleşerek başkanın yetkilerini yerel ölçekten itibaren sınırlayan Almanya'nın gerisine düştü. Bu gün Fransa'ya kadar gelebilmiş mülteciler bile her türlü tehlikeyi göze alarak İngiltere'ye ulaşmaya çalışıyorlar.

 

Çünkü partizan bir başkan toplumun bütünlüğünün garantisi değildir.

 

Bir partinin desteği ile seçilebilen bir başkanın, tüm toplumun üzerinde uzlaşmaya varlığı bir bütünleyici olması zaten mümkün değildir. Milletin tümünü farklı renkleriyle temsil eden bir parlemento, başkanlık sisteminin her zaman üstünde olacak; toplumsal dengeler gözetilerek alınan kararlar ve uygulamalar çok daha iyi denetlenecek, istikrar çok daha güçlü olacaktır.

 

Nitekim Türkiye yakın geçmişinde en hızlı gelişme dönemlerini tüm olumsuzluklara rağmen parlementonun güçlü olduğu dönemlerde yaşamıştır. Atatürk bunu görmüş ve savaş içinde dahi meclisi dağıtmayı düşünmemiştir. Top seslerinin Ankara'dan duyulduğu zamanlarda bile Ankara'da Büyük Millet Meclisi çalışmalarına devam etmiş ve Türkiye'yi düze çıkartmıştır.

 

Partili ve dolaysıyla partizan, hele hele dinci bir partiden seçilmiş, fanatik bir devlet başkanı tüm ülkelerde olacağı gibi Türkiye için de tek kelime ile tehlikedir. Bu gün bunu yaşıyoruz.

 

Çünkü kontrolsüz güç güç değildir.

 

Bir kişinin üzerinde toplanan aşırı yetkiler eğer bunun etkisini azaltacak önlemlerle dengelenmediği takdirde ülkenin bir yanlıştan diğerine düşmesi kaçınılmazdır. Başkanlık sistemine geçmeden başkanlık sistemi yaşayan ülkemizde "Bizi kandırdılar" sözünü artık sıkça duyuyoruz. Bu aslında kontrolsuz, sınırsız yetkilerden kaynaklanmaktadır. Bir hukuk devletinde, hele hele Atatürk çizgisinden giden bir hukuk devletinde aldatılma diye bir şey söz konusu olamaz. Ayrıca tek bir kişinin saygınlığının tüm toplumu temsil eden bir parlementonun saygınlığından ve bilgeliğinden daha fazla olması zaten mümkün değildir. Yolsuzluklar ise yetkileri aşmanın doğal bir sonucudur.

 

Türkiye'deki örneklere baktığımız zaman yetkiyi kontrol etmek için önerilen yerelleşmelerin başkanlık sistemlerine bir tepki olarak gerçekleşmesi ülke içinde bölgesel sorunların büyümesine neden olacağı görülmektedir. Başkanlıkla birlikte gelecek bir eyalet sistemi ülkenin parçalanmasına neden olacaktır.

 

Diğer taraftan siyasete katılımın azaldığı bir başkanlık ortamında, yerelleşme merkezi planlamanın etkisinin azalmasına neden olmakta, düşünülenin tam tersine kamu maliyetlerini arttırmakta, sivil toplumun ülke çapındaki ağırlığını azaltmakta, ülkeyi sermaye gruplarına teslim edecek hale getirmektedir. Böyle bir ortamda "milletin anasını..." diyen iş adamları bile saygın iş adamı olabilmektedirler. Çağdaş bir hukuk devletinde, çoğulcu bir parlamenter rejimde bu mümkün değildir.

 

Çünkü başkanlık sistemi Türkiye koşullarında istikrarsızlık anlamına gelmektedir.

 

İddia edilenin aksine yaşayarak gördüklerimiz sonuçta yöneticilerin kendi kendilerini bile inkar eder duruma düştükleri bir çelişkiler ortamıdır.

Ülkemizde bir başkanlık sistemi olmamasına rağmen, bir kişinin ağırlığı ile oluşturulan Suriye politikasındaki "kardeş Esad'dan, katil Esed'e" geçiş, anormal artan dış borçlar, kişisel nedenlerle yönlendirilmeye çalışılan ve bu nedenle çöken hukuk, ekonomik uçurumun kenarında dolaşma, iç güvenlik zaafları, önce göz yumulan sonra seçim kaybetme korkusu ile bilinçsiz bir şekilde yürütülen ve bu nedenle gençlerimizin hayatına mal olan güvenlik tedbirleri, Türkiye'nin yerlerde sürünen dış itibarı başkanlık sistemine geçmeden başkanlık sistemi yaşatılan ülkemizin durumunu anlatmaktadır. Başkanlık sistemine geçilmesi halinde bu dengesiz, kararsız, bilinçsiz, sürekli aldatılmalarla yaşanan ortam kurumsallaşacaktır. Çünkü başkanlık sistemi merkezi planlama, uzman görüşleri, gelenekler, hukuk sistemlerinin üzerinde yer alan ve yetkilerini paylaşmayı kolay kolay kabul etmeyen bir sistemdir.

 

Parlamentonun üstünde yer alan, her konuda ahkâm kesen, ortak aklın üzerinde yer alabileceğini zanneden, hükümeti sadece onaylamakla kalmayan üstelik kontrol eden, zaman zaman oturumlarına katılan istediği zaman sadece hükümeti değil parlementoyu da fesh edebilen bir başkan sadece taraftarlarını değil tüm toplumu vesayeti altına almaktadır. Üstelik toplumların doğal olarak inanç, politik görüş, etnik köken gibi unsurlarla bölünmüş olmaları göz önüne alındığında kendi partisine bile bizim alıştığımız anlamda siyasi etkinlik tanımayan bir kişinin toplumun bütünlüğünü korumaktan ne kadar uzak olacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

 

Bunu anlamak için Türkiye'ye bakmak yeterlidir. Tekrarlamak gerekirse Türkiye'nin dış politikasını yönlendiren şimdiki Cumhurbaşkanının ülkemizi felaketlere sürükleyen hataları çok canlı bir örnektir. Yetkisi bile olmadan kararlarını verdiği "çılgın projeler", "İstanbul şehir trafiğine tam 96 kilometre mesafeye yapılan çevre felaketi yaratan ve tüm uzmanların karşı olduğu 3.Köprü, hiçbir fizibilitesi olmayan aklı başında hiçbir finans kuruluşunun kredi vermediği  ancak devlet bankaları desteği ile yapılabilen üçüncü hava limanı, Boğaziçi'nde tüm kanunlara rağmen yapılan keyfi uygulamalar, talan, açılım süreci, açılım sürecindeki sorumsuzlukların halkımız tarafından cezalandırılmasından sonra alel acele başlayan ve çok sayıda genç asker ve polisimizin ölümüne neden olan "kapanım süreci" siyasetin güdümüne giren adalet mekanizması ülkenin kaderinin tek bir kişinin elinde olmasının ne anlama geldiğini ve gelecekte nelere mal olabileceğini anlatmaya yeter.

 

 

Üstelik bu kişi eğer kendisini her türlü şantaja açık bırakan hatalar yapmış ise bu durum ülkenin tüm haklarının kaybedilmesine bile neden olabilir. Ege'de Yunanistan tarafından el konulan Adalar, Güney Doğu, şimdi de Kıbrıs adım adım kaybedilebilir. Aynı şekilde yabancı liderlerden randevu bile alamayan, ülkenin gelecekte hak etmediği davranışlar görmesine neden olan başkanlarla daha şimdiden yaşamaya başladık.

 

Gelecekte Parlamenter sistemin geniş katılım ve kontrol mekanizmalarının varlığını çok ama çok ararız.

 

Çünkü: Başkanlık sistemini talep etmek, insanlarımızın günümüzdeki şekliyle siyasete katılımından vazgeçmelerini talep etmektir.

 

Böyle bir ortamda tabi ki politik partilerin varlığı da ikinci plana kendiliğinden geçmekte. 12 Eylül rejiminin bize mirası olan çok geniş yetkilerle donatılmış parti başkanlarının durumu bu sefer başkan eliyle tüm politik yaşama aktarılmakta. Toplumun en geniş kesimlerinin temsil edilmesi şöyle dursun başkanı seçtiren partinin ağırlığı bile bu "seçilmiş kralların" yetkileri karşısında ezilmekte yok olmaktadır.

 

Böyle bir ortamda, özellikle hamasetle netice alınan bir seçim sistemi ve eğitimsiz toplum bir facianın ortaya çıkmasına yeterli zemini oluşturacaktır. Bu durum eğitim ve kültür açısından daha gelişmiş toplumlarda bile tehlike oluşturmaktadır.

 

Nitekim Fransa'da da toplumsal tepkileri yönlendirmeyi başaran aşırı sağın gelecek seçimlerde muhtemelen Cumhurbaşkanlığının yetkilerini kazanacak olması, ülkenin yüzde otuzunun kalan yüzde yetmişi üzerinde tam bir tahakküm kurmasına, muhtemelen Fransa'nın dünyadan yalıtılmasına, çok sayıda iç ve dış sorunun ortaya çıkmasına neden olacaktır. Eğitimin bu kadar yüksek olduğu bir ülkede bile sonuç ortadayken, hele hele yakın geçmişte bir de Almanya örneği varken ve Türkiye'de başkanlık sistemi henüz yokken bile bu kadar sorun yaşıyorsak; en azından bundan dersler çıkartmayı da başarabilmeliyiz.

 

Şimdiki parlamenter sistemimiz yine de toplumun siyasete aktif bir şekilde katılmasını, farklı kesimlerin kendilerini ifade edebilmesini, mahallelerden, yerel ve merkezi yönetimlere hakların savunulmasını kısmen de olsa güvenceye almaktadır. Nitekim bu dönemdeki kadar büyük hatalar geçmiş dönemlerde tüm sorunlara rağmen yapılmamıştı.

 

Türkiye Cumhuriyeti bu günkü varlığını her şeyden önce parlamenter sisteme borçludur. Parlamenter sistem toplumun her kesiminin kendisini ifade etmesine olanaklar sağlamaktadır. Bu Türkiye için büyük bir güvencedir. Bundan vazgeçilmesi ise son derece tehlikelidir.

 

İnsanlarımızdan politika yapmaktan vazgeçmelerini istemek, kendi iradelerinden vazgeçirmek ve onların partileri vasıtasıyla kullandıkları yetkilerini kontrolsüz, sorumsuz bir kişiye vermek toplumu buhar çıkışı tıkanmış bir düdüklü tencereye çevirecektir ki daha şimdiden çevirmeye başlamıştır.