Dış ilişkilerde Türkiye batarken,

 

Günümüzde, AKP'nin bağnazlığının neden olduğu hatalar, sonuçlarıyla ülkemiz için birer birer felakete dönüşmekte.  Ekonomiden, eğitime, sağlığa, üretim politikalarına ülkemizin AKP'nin hatalarından zarar görmeyen hiçbir alanı yok. Terör örgütlerine verilen tavizlerle bir süre sakinleşen asayiş, bu örgütlerin o dönemlerden yararlanarak güçlenmeleri sonucunda her geçen gün tırmanıyor. Üstelik arşa çıkan sorunlar nedeniyle normal bir parti gibi iktidarı devretmesine artık imkan kalmayan AKP, var gücüyle tek başına iktidar olmasını sağlayacak tek yola; HDP'nin baraj altında kalması için her yolu deniyor... ve bunun sonucunda tabutlar gelmeye artarak devam ediyor.

Ekonomi politikalarının sonucu dolar 3 lirayı aşarken, eğitim İmam Hatip markalı bir garabete dönüşürken, sağlıkta randıman nedeniyle muayeneler, teşhisler imkansızlaşırken, üretim düşer, işsizlik artarken AKP hala daha insanlara pembe tablolar çizmeye devam ediyor.

Son yirmi yılda yaşadığımız ve insanların yaşantılarını kökünden değiştiren teknoloji devrimi sayesinde dünyanın bir çok ülkesi gibi ülkemiz de gelişmelere "kondu". Bilgisayarlar, iletişim sistemlerinin, ulaşımın, finansın sağladığı dev gelişmeler dünyanın dört bir yanında insanların hayatını derinden ve olumlu yönde etkiledi.  Bu sayede kısmen gizlenebilen bu durum, dünyanın genel bir krize girdiği günümüzde tam olarak ortaya döküldü.

AKP bu dönemde kuşkusuz en büyük hasarı Türkiye'nin dış ilişkilerine verdi. Türkiye sadece Doğuda değil Batı'da da kayıplarla karşılaştı. Söz gelimi Yunanistan Ege'de 16 adayı bu dönemde ilhak etti. Doğu'da ise Suriye'nin, Irak'ın durumunu ve bundan ötürü uğradığımız kayıplarımızı, yaratılan güvensizlik ortamını hepimiz biliyoruz.

Bu dönemde  Türkiye'nin Atatürk'den günümüze ulaşan "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" sloganıyla özetlenen komşularla sıfır sorun politikası son yüz yılı ülkemizin barış içinde geçirmesini sağladı. Sadece bize değil, tüm komşularına refah ve huzur verdi.

Türkiye'nin bu dönemde destek verdiği Büyük Orta Doğu Projesinin hedefleri artık belli olmuştur:

.Bu amaçla Suriye üçe bölünecektir.

.Şam çevresinde bir Şii devleti kurulacaktır.

.Kuzeyde Rakka çevresinde bir Sünni devleti kurulacaktır.

.Türk sınırına paralel bölgede bir Kürt koridoru açılacak, bölge petrolü bu yoldan Akdeniz'e ulaştırılacaktır. Bu koridor daha sonra Türk topraklarına doğru genişletilecektir. ABD İncirliği yerleştirdiği yeni model çekic güç ile bir ressam gibi bölgeyi şekillendirmektedir. Kendileri için ayrılmış bölgeyi aşanlar bombalanmakta, diğerleri ise İncirliğin koruyuculuğu altında yeni devletlerini kurmaya çalışmaktadır. ABD'nin amacı Suriye'yi parçalamaktır. Sadece Suriye'yi değil, sırada bizim ülkemiz de vardır.

Amerika bunu gerçekleştirmek üzere AKP sayesinde çok büyük imkanlara kavuşmuştur: bunlar arasında İncirliğe yerleştirilmiş yeni Çekiç Güç bulunmaktadır. Bu Türkiye'nin onayı ile sağlanmıştır. Bu silahlar her şeyden önce Türkiye'nin çıkarlarına saldırmaktadır. AKP'nin şantajlara açık durumu, (CİA Kontrolundaki Fetullah bunun için yolsuzlukları ortaya döktürmüş, belgelemiş AKP'nin üzerine bir demokles kılıcı gibi asmıştır.)

Şu anda yürütülen tüm batı çabaları, eskiden Büyük Orta Doğu projesi, şimdilerde Yeni Osmanlıcılık adını verdikleri politikanın temel amacı bunu gerçekleştirmektir. Bunun için buldukları en iyi ortak AKP'dir. AKP'nin demokratik laik hukuk devletine vurma isteği, dinci bir devlet kurma arzusu, kendisini destekleyen cahil kesimlerin bir oy deposu olarak varlığı bu projenin hayata geçmesi için en büyük olanakları sağlamaktadır. Tablo körfezin batıya bağlı ülkeleri ve Suudi Arabistan tarafından da desteklenmektedir.

AKP'nin yeniden isimlendirdiği ve "Yeni Osmanlı" adını verdiği hayaller ise felaketlere daha şimdiden neden olmaya başladı. Batının elinde, terörün elinde oyuncak oldular. Yönetim olarak her türlü baskıya açık duruma düşmeleri, taviz üstüne tavizler getirdi. Önce "Nato'nun ne işi var Libya'da" derken iki gün sonra savaş gemileri gönderdik, kardeş Esad, düşman Esed oldu. Irak'dan sonra Suriye'nin kuzeyinde de batı destekli bir Kürdistan kurulmasının eşiğine geldik. İçte asayiş sorunları arttı. Yüzlerce şehit verdik.

Yurtta Sulh Cihanda Sulh politikasının özünde, Türkiye'nin kendi konumunu, dünyadaki yerini iyi değerlendirmesi yatmaktadır. Türkiye, günümüz dünyasında imkânları sınırlı bir ülkedir. Dünya devleriyle boy ölçüşebilecek bir ekonomisi olmadığı gibi, toplumsal alanda da başkaları tarafından kolayca bozulabilecek hassas dengeleri vardır. Atatürk'ün ilkelerini belirlediği bu dış politika, komşularda ve dünyada bize de bulaşabilecek karışıklıklara yol vermemeye dayanmakta, reel politikanın gerçeklerine dayanmaktadır.

Kaldı ki bugün müttefiki gibi gözüken ülkelerin de üzerinde hesapları vardır. Bu koşullarda Yurtta Sulh Cihanda Sulh gibi her şeyden önce gerçekçi temellere dayanan politikaların terk edilmesi, komşu ülkelerde çıkartılmış savaşlarda taraflara destekler verilmesi Türkiye'nin toprak bütünlüğünü bile tehdit edebilecek tehlikeleri de doğurmaktadır.

AKP'nin "Sünni İslam esastır" anlayışının reel politikada yeri yoktur. Yeri yoktur, çünkü Yeni Osmanlıcılık hayalleriyle destek verdikleri kesimler de ulusal uyanışlarını Osmanlı ve Türk antipatisi ile oluşturmuşlardı. Dini duygular bile bunun aşılmasına olanak vermemekte, Türkiye özellikle arap ülkeleri tarafından her fırsatta yalnız bırakılmaktadır.

Nitekim Suriye'de savaş uzayıp, Esad yerinde kalınca Suriye'liler faturanın bir bölümünü Türkiye'ye çıkartmaya başlamıştır. "Türkiye'nin destek vermesi yüzünden tüm bu felaketlerin başlarına geldiğini" söylemektedirler. Bu görüş sadece Şii Araplarda değil aynı zamanda savaşta her şeylerini kaybeden Sünni Araplarda da yaygınlaşmaktadır.

Ayrıca AKP yönetiminin çelişkileri de gözlerden kaçmamaktadır. Mavi Marmara bir yanda dururken AKP yöneticilerinin yakınlarının gemilerinin İsrail'e mal taşıması AKP'nin dış politikasının inandırıcılığını tümüyle bitirmektedir. Buna benzer örnekler de çoktur. AKP geldiği noktada tüm bu çelişkileri aşabilecek durumda değildir.

Doğu'da yaratılan bu boşluktan yararlanan üstüne üstlük barış sürecinde silahlanmak için fırsatlar bulan terör örgütlerinin kandırdığı gençler dağa çıkmanın yanı sıra, kent içlerinde saldırılar gerçekleştirmektedir.

Halbuki kendi varlıkları bile büyük ölçüde Türkiye'ye bağlıdır.

Yakın geçmişte de Irak Kürtleri Saddam'ın saldırısı karşısında Türkiye'ye sığınmış, Türkiye'nin sağladığı imkân sayesinde Kuzey Irak, Saddam'ın savaş uçaklarına kapatılmış ve bu günkü yönetimin kurulabilmesi mümkün olmuştur.

PKK'nın destek aldığı Kuzey Irak Kürt yönetimi varlığını Türkiye'ye borçludur. Tüm dış ilişkilerini Türkiye üzerinden gerçekleştirmekte, Irak merkez yönetimine Türkiye sınırının açık olması ve Türkiye üzerinden petrol satma imkânı bulması nedeniyle kafa tutabilmektedir.

Petrolü ancak Türkiye'de işbirlikçi bir hükümet olduğu için uluslararası pazara çıkartabilmekte ve ancak İsrail aldığı için ölü eşek fiyatına satabilmektedir. Türkiye'nin desteğini çekmesi, Kuzey Irak'da her şeyin değişmesi anlamına gelir. Kaldı ki Kuzey Irak yönetiminin petrol gelirlerini paylaşmaya hiç niyeti yoktur. Bunu defalarca beyan etmiştir.

Kuzey Irak'da kurulan yönetim iki aşiret reisinin geçmişte savaşına, şimdi ise mutabakatına dayalı bir yönetimdir. Feodal izler taşımaktadır. Türkiye ile karşılaştırılması mümkün değildir.

Amerika menfaat beklentileri olduğu sürece aşiret devletlerine destek vermektedir. Bu beklentiler bittiği ya da tehlikeye düştüğü anda müttefiklerini satmaktadır. Bunun bölgede defalarca yaşanmış örnekleri vardır. Kaldı ki ne Araplarla arayı iyice bozacak kadar, ne de İran ile olası bir gelecekte ilişki kuramama riskini alacak kadar Kürtlere değer vermemektedir. Bu gün Nato üyesi ülkenin yani Türkiye'nin uçakları, Nato destekleri ile PKK mevzilerini vurmaktadır.

Suriye'de savaşın sonu belli olmaya başlamıştır. Rusya askerlerini Suriye'ye yerleştirmeye başlamış, Esad'a destek vermeye başlamıştır. Muhtemelen  er ya da geç Esad kazanacaktır. Esad'ın kazandığı bir Suriye'de Kürtlerin kimliği bile yakın geçmişte olduğu gibi kalmayacaktır. Kobani diye simgeleştirilen kent, Esad'ın kazandığı gün tekrar Arap Pınar'a dönecek muhtemelen Kürtlerin bu bölgeye yaklaşmasına bile imkan verilmeyecektir.

Bu gün Ortadoğu'da birazcık olsun bölücüler ortaya çıkabiliyorlarsa o Türkiye ve Türkiye'de AKP gibi bir parti iktidarda olduğu içindir. Eğer Güneydoğusunda kendince kantonlar oluşturup yönetimler atadıysa, bu yine AKP'nin tolere etmesi sayesindedir. PKK'nın dağlara yerleştirip  Türkiye'ye karşı kullandığı Doçka'lar bile basında çıkan haberlere göre AKP'nin Suriye'li muhaliflere gönderdiği silahlardır. Türkiye'de AKP gibi bir hükümet olmadan adım bile atamazlardı.

Ancak bu ortam tüm topluma büyük zararlar vermektedir. Saldırılar sonucunda Türkiye'nin genelinde Kürt kökenli vatandaşların durumu güçleşmekte, bin yıllık ortak yaşam sorunlar yaşamaktadır.

Bölgemiz yakın tarihi göçlerle şekillenmiştir. Rahat yaşantı sürdürülen kentlerde barınamama, geçmişte yaşanan göçlerin tekrarlanması doğu insanının lehine olmayacaktır. Bunu daha önce de yaşadık: yabancılarla işbirliği yapan tüm etnik gruplar bu topraklardan uzaklaştılar, büyük acılar yaşadılar. Sadece kısıtlı münferit saldırılarının bile batıda yaşayan kürt kökenlileri ne kadar zor duruma düşürdüğü ortadadır.

AKP tarafından sağlanan hoşgörü molotof atana su ile cevap vermeyi getirmişti. Bunun karşılığı bir batı toplumunda molotof kokteyli atanın polis tarafından vurulmasıdır. Eğer saldırgan vurulmuyor ise bu bir batı toplumunda değil de Türkiye'de olduğu içindir.

Eğer elinde patlayan bombaya rağmen teröristi hastaneye yetiştiren kamu görevlileri varsa bunun nedeni Türkiye'dir. Başka bir yerde kimse bu toleransı göstermeyecektir. Söz gelimi Amerikan polisi bırakın  molotof kokteylini, silahı sadece bir tabanca benzeri bir oyuncak için bile karşısındakini çekinmeden vurmaktadır. PKK sempatizan terörist Amerika'da ya da her hangi bir Avrupa ülkesinde olmadığı için dua etmelidir.

Türkiye'de geçmişte ve şimdi çok acılar çekilmekte, Diyarbakır hapishanesi var ise, batıda da Mamak'lar, Maslak'lar... olmuştur. İşkence sadece doğuda yaşanmamıştır.  Toplum olarak bunlardan ders aldık ve bugün bu konuda hassas bir ülkeyiz.

Fakirlik var ise bu sadece güneydoğuda değil, Türkiye'nin her yerinde vardır. Ve toplum olarak bunu aşmaya çalışıyoruz.

Saldırgan PKK militanını özlediği ülke, Petrolünü satamayan, -ki yaşadığı topraklarda petrol olacağı da çok şüpheli bir dağ başı ülkesinde üç tarafı, İran, Irak, Türkiye gibi olumsuz duygulara sahip ülkelerle çevrili bir alanda, dünyadan yalıtılmış, işsizlikten, açlıktan kırılan bir konumda geçmiş günlerin özlemiyle yaşamaya çalışacağı bir ülkedir.

Örneğin, Ermenistan Türkiye ve Azerbaycan ile olan sorunları nedeniyle, bağımsızlığını kazandığı günden beri işsizlik, ekonomik sıkıntılar, dünyadan yalıtılmış olma yüzünden nüfusunun yarısını göç verdi. Yirmibeş yıl önce beş milyona yaklaşan nüfusu şimdi yarı yarıya, dışarıdan gelen yardımlarla ayakta zar zor durmaya çalışıyor.Tüm toplumu imkanları dâhilinde Ermenistan'dan kaçmaya çalışıyor. Kaçtıkları yerlerin başında düşman gördükleri Türkiye bile var. Benzer bir durumu Suriye'liler yaşıyorlar. Yeni bir göç, denizlerde boğulmak, sınırlardan kovulmak.... bunlar için mi bu anlamsız saldırılar? Batı ülkeleri Esad'ı varil bombaları atarken doğru dürüst kınamadılar bile sadece seyrettiler.

Türkiye'de serbestçe kurulabilen, barajlar aşabilen partiler, milletvekili, bakan, Cumhurbaşkanı verebildiği yönetimler, bu coğrafyaların çoğu yerinde mümkün değildir.

Kaldı ki saldırganları kullananların yönetimlerinin nasıl olacağını görmek için etnik parti belediyelerinin hizmetleri bir fikir verebilir. Üstelik elektrik parası bile batıdan ödenirken.

Suriye, yabancıların tahrikiyle ayaklanmanın demokrasi getirmediğinin çok iyi bir örneğidir. Batının tahrik, teşvik ve yardımıyla girişilen bir savaşta tüm Suriye kaybetmiştir.

Türkiye'de de bundan farklısı olmayacak, yabancıların teşviki ile girişilen saldırılar, bağımsız devlet kurma girişimleri, parçalama çabaları her şeyden önce bu topraklarda yaşayan tüm insanlara zarar verecektir.

Neredeyse tüm komşularıyla sorunlar yaşayan ülkemizde etnik kökenli sorunların çözümü için bir kez daha aklın yollarına dönülmesi gerekmektedir. Hem iç politikada hem de dışarıda.