Ak Parti ve "yapma" fiili üzerinden bir iktidar meşrulaştırması.

 

Ak Partinin temel sorununun iktidar olamamak olduğunu bu nedenle son dönemlerde sürekli olarak "Türkiye'de muhalefet yok" söylemine sarıldığını daha önceki bir yazımda anlatmıştım.

Cumhuriyetin temel değerleriyle olan çelişkisi onun iktidar olmasını engellemekte, CHP ise Cumhuriyetin kurucu partisi ve vazgeçilemez temel ilkelerinin zorunlu savunucusu olması nedeniyle istese bile iktidardan uzaklaşamamakta. Bu tuhaf çelişki daha önceki liberal iktidarlar dönemlerinde şimdiki kadar derin bir çelişkiyle ortaya çıkmasa bile kısmen de olsa yaşanmıştı.

 

Geçmiş dönemlerde de liberal yönetimler "yapmak" fiilini ön plana çıkartan bir söylem geliştirmişler, bunu kendilerinin Cumhuriyetin temel ilkelerine rağmen (eşitlik ilkesi ve onun  zorunlu olarak getirdiği dengeli ve istikrarlı bir ekonomi) yönetimde başarılı olabileceklerinin bir anlatımı için kullanmışlardı.

 

Bir kez daha aynı slogan tekrarlanıyor. Ancak geçen sefer yaşadığımız ve liberal ekonominin "bırakın yapsınlar" söyleminden kaynaklanan sorunların da ağırlaşarak devam ettiğini görmekteyiz. Yani planlamayı kendilerine rakip olarak görme, tüm yatırımları kamu yararına değil kendi hesaplarına göre yapma, genel olarak borçlanma ve elde avuçtakini satarak "kalkınmayı" finanse etme. Bir kez daha toplumumuz ve geçmişte olmadığı boyutlarda mirasyedi ekonomisini yaşamakta. Bunun sağlanabilmesinin iki koşulu vardı: Planlamanın ve denetimin ortadan kaldırılması. Türkiye'nin kalkınmasında son derece önemli rolü olan Devlet Planlama Teşkilatını ve plancıların iyi niyetli çalışmalarıyla bir dönem çalışabilmiş ancak bugün İstanbul için yaptığı planın tam tersinin uygulandığı İMP gibi yerel planlama bürolarını fiilen devreden çıkarttıktan sonra Sayıştay denetimlerini de işlevsiz bırakarak gerçekleştirdiler.

 

Menderes döneminin iki ünlü sözünden birisi böylece gerçekleşmiş oldu. Plan değil pilav istiyoruz. AKP'nin taktiği "vesayet" sözcüğüne sarılmak oldu. Önce "ordunun vesayeti" dediler sonuçta yapılanlara baktığımız zaman gerçekte böyle bir vesayetin olmadığını gördük. Ardından "bürokrasinin vesayeti" denildi. "Meslek odalarının vesayeti" yine onların yetkisizleştirilmesiyle ortadan kaldırıldı. Üniversitelerin görüş bildirmesi, topluma yol göstermesi zaten çok önceden 12 Eylül döneminde yok edilmişti. Böylece AKP ve yandaşları kendileri için bir tür dikensiz gül bahçesi oluşturdular.

 

Dikensiz gül bahçesinin plansız projeleri:

 

Bunların temel özellikleri plansız olmalarıdır. Yani bir planın gerektirdiği ön araştırmalar, ÇED raporları, fizibilite etütleri ... bir kenara bırakılmakta, helikopterden uzanan konuyla ilgili hiçbir uzmanlığı olmayan bir elin tarif ettiği bir yere istediği şey kondurulmaktadır. Tüm plan proje işleri yasaların o dönemde gerektirdiği kadarıyla sınırlı tutulmaktadır. Bu sadece en üst düzeydeki planlamada değil planlama gerektiren herhangi bir düzeyde olan durumdur. Örneğin İMP'de yapılan bir toplantıda Türkiye'nin konutlarından sorumlu kurumun genel müdür yardımcısı "biz 100 metre kanal koyuyoruz, eğer 150 metre çıkarsa biz, 50 metre çıkarsa müteahit seviniyor" diyerek bu durumu çok anlamlı bir şekilde özetlemişti.

 

Bu tür planlamasız çılgınlıklara verebileceğimiz ilk örnek Çılgın Proje'nin kendisidir. Bu projenin hiçbir fizibilitesi bulunmadığı gibi yaratacağı sorunlar konusunda da kimseden görüş alınmamıştır.

 

Örneğin;

Montrö sözleşmesi zorlamayı yasaklarken 1 kilometre genişliğindeki boğazdan geçemeyen gemiler 100 metrelik bir kanaldan nasıl geçecektir?

Bu kanalın yaratacağı çevre sorunları nasıl çözümlenecektir?

Kanalın yok edeceği tatlı su barajlarının kaybını suya muhtaç İstanbul kenti nasıl karşılayacaktır?

Bu kadar büyük bir finansmanın geri dönüşünün olmamasının yaratacağı kaynak kaybı nasıl telafi edilecektir?

Normal toplumlarda planlamanın ana işlevi olan bu soruların cevapları yoktur.

 

Bir ikinci örnek de üçüncü boğaz köprüsüdür. Boğaz köprüsü İstanbul şehir trafiğine tam 96 kilometre mesafeye yapılmaktadır. Yani Altunizade'den yola çıkan bir araç Zincirlikuyu'ya tam 96 kilometre yol yaptıktan sonra ulaşabilecektir. Buna 24 kilometre uzunluğundaki yan yollar dahil değildir. Üstelik AKP bunu yapabilmesi için işi alan şirkete çevre yolunda kilometre için 8 cent, köprü geçişi için de 3,5 dolar gelir garantisini günde 135000 araç için vermiştir. İstanbul şehir trafiğinin en büyük bölümünün geçtiği Boğaziçi köprüsünden günlük ücretli geçiş sayısı 86000 araçtır. (Yani 172000 aracın yarısı ücret ödemektedir) Aradaki fark devlet tarafından uzun yıllar boyunca müteahite ödenecektir. Sorulacak sorular şunlar olabilirdi: "bu köprüyü kim kullanacak? bu geçiş yoğunluğu nasıl sağlanacak? bu kadar parayı kim verecek?" Ancak planlamanın ilgi alanına giren bu soruların sorulması yerine müteahite milletin cebinden garanti verilmesiyle yetinilmiştir.

 

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, hatta sadece planlanan yapımı süren projelerde değil aynı zamanda geçmiş zamanlarda planlaması yapılan ancak uygulaması AKP dönemine rastlama şansızlığına uğramış projelerde de aynı durum vardır.  Kredisi Ecevit zamanında alınmış Marmaray'ın yapımı tam bir fiyasko oldu. 2009 yılında bitmesi gerekiyordu tam beş yıl gecikti. Maliyetindeki artış ise çok fazla. Ayrıca planlamanın eksikliği sadece bunlarda görülmedi, iki ucundaki demiryolu bağlantılarının yapılmamış olması nedeniyle de hat uzun yıllar boyunca sadece beş istasyonda hizmet verecek. Plancı açısından bakıldığında saçma olan bu durumların tek bir açıklaması olabilir o da kişilere sağlanacak rantlar.

 

Plan değil pilav isteyenler geçmişte hem pilavsız kaldılar hem de inanılmaz bedeller ödediler. Umarız bu hesapsız kitapsız plansız dönemler çabuk biter ve Türkiye tekrar planlı hesaplı kitaplı şeffaf bir ekonomiye kavuşur.