CHP ve “Vizyon”

 

Ülkemizde demokrat sol kesimlerde, aydınlar arasında aslında şikayetlerle hep gündemde olan ama nedense açıkça konuşulmaktan çekinilen bir alan vardır: “Vizyon” oluşturma alanı.

 

Kısaca, “vizyon” olarak nitelenen, geleceği şekillendirecek düşünceler diye açıklanabilecek görüşler, bu kesimlerde yeterince rağbet görememektedir. Bence bunun nedeni ülkemiz insanının genel olarak kişisel hesaplarıyla düşünmesi, “bu iyi midir ?” sorusu yerine “bu beni nasıl etkiler?” ya da “bana zarar verebilir mi?” düşünceleri, genel ideallere dayanan vizyon konularının tartışılmasını engellemektedir.

 

“Vizyon”, farklı politik kesimler için çok farklı anlamlar taşımaktadır. Tutucu sağ, liberal sağ kendisini vizyoner, ilerici göstermeye çalışırken, sol kesimler ise kazanımların, tarihin, çevrenin, değerlerin korunmasına çok daha fazla özen gösterir ve “vizyon”u korumaya karşı bir tehdit olabilir şeklinde algılar.

 

“Vizyon” konusu tam tersine liberal, dinci kesimlerin dört elle sarıldıkları bir konudur. Çünkü özde gerici, tutucu ideolojilerini, inançlarını halktan saklamak için kullanabilecekleri en etkin silahlardan birisi ilerici görünen “vizyon”dur. Üstelik, vahşi kapitalizmin denetimsiz, kontrolsüz ortamında sadece oy sağlamakla kalmamakta ayrıca şüpheli zenginleşmelere kaynak ve gerekçe oluşturmaktadır.

 

Paradoksal olarak Türkiye’de vizyonların hayata geçmesini sağlayan mesleklerin örgütlerinde sağcılar ya da dinciler değil ilerici sol hakimdir. Uygulamacı ve denetim alanında çalışan köklü uluslar arası firmaların büyük bir bölümü de sola yakındır. Meslek etiğinin ön plana çıkması, ideallerin önemi ve uygarlık değerleri bunu getirmektedir. Sadece meslekler değil, aydınların neredeyse tümü yine demokrat, sol kesimlerdedir. “Vizyon’cu sağın” bu alandaki varlığı para kaynaklarıyla sağladıklarıyla sınırlıdır.

 

“Vizyon” olarak özetlediğimiz, “geleceğe yönelik hedefler koyma” olarak tanımlanabilecek alan sol kesimlerde çoğu kez gereksiz travmalara neden olmaktadır. Bunun kaynağında, her yeni açılımın, yatırımın korunması gereken tarihi ve doğal çevreye zarar vereceği, toplu ulaşım yerine bireyseli teşvik edeceği, insanları yerlerinden edeceği, zenginliğin kontroldan çıkmış bir şekilde bir kesime doğru akacağı ve halkın yoksullaşacağı düşünceleri vardır. Bu düşüncelerle öneri getirmekten çekinme, proje üretmeme, sonuç olarak gelişme alanının diğerlerine terk edilmesi anlamına gelmektedir.

 

Halbuki, halkın menfaatlerinin korunarak değişimin ve gelişmenin sağlanması ve buna yönelik hedeflerin konulması, sadece ideolojik açılardan doğru temellerde muhalefet etmenin değil aynı zamanda toplumsal destekleri sağlamanın da tek yoludur. Bu aynı zamanda “niye size oy vereyim?” sorusunun da cevabıdır.

 

Sağın gelişmelere yönelik “çözümler” üretmesiyle solun “çözümler” üretmesi her dönemde çok farklı olmuştur. Planlama, hesap kitap, uzmanlarla çalışmalar sol politikalar olarak ortaya çıkarken; uzmanları kendileri için “vesayet sayan” dinci liberalizm, eskiden  “plan değil pilav” sloganı ile tanınan bir alana kapatmıştır. Bunun sonuçları halkımız açısından iyi değildir.

 

Örnek vermek gerekirse, bu gün tıp alanında yapılan “reformların” sonucunda randevu alınamayan, aşırı yüklü çalışma saatlerine boğulmuş tıp hizmetleri, yetersiz hastaneler, ticarethaneye dönen özel hastaneler sorunu ortaya çıkmıştır. Eğer bu konuyu sol kesim ele alıp çözüm üretseydi, planlı uzmanlı demokratik ve katılımcı bir ortamda hareket edecek ve kuşkusuz bu olumsuzluklar ortaya çıkmayacaktı. Randevular alınabilecek, doktorların kendilerini geliştirme zamanları olacak, hastaneler rant aracısı olmak yerine modern rahat ortamlar sunabilecekti. Çünkü bu konularla ilgili tüm meslekler ağırlıklı olarak sol ideolojiye yakındır. Çözüm üretmekten kaçınma, geri çekilme ise sadece alanı işgal eden eğitimsiz daha kötüsü bilime inanmayan, çoğu kez kötü niyetli kesimlere yaramaktadır.

 

Bunun her alanda çok sayıda canlı örneği bulunmaktadır. İnanılmaz derin, havalandırmasız, gereksiz koridorlarla dolu, deniz kenarında dolgu toprağa yapılmış otuz kırk metrelere inen metrolar bunun bir başka örneğidir. Yine halen İstanbul kent trafiğine tam 96 kilometre mesafeye yapılan çevre felaketi III Boğaz Köprüsü, zıt yönlerde toplamda saatte yüzkırk kilometre süratle birbirlerini teğet geçen metrobüsler de, … çok az hafriyatla mevcut altyapıyı çok kolay değerlendirebilecek Sabiha Gökçen arazisi dururken –ki üzerine dünyanın en büyük hava limanları bile sığmaktadır- rant uğruna kuzey ormanlarına, kömür çukurlarına inşa edilen hava limanı da. Bu uzmansız “vizyon” konusu o kadar karikatüral boyutlardadır ki, “çılgın proje” olarak lanse edilen ve halka bir çözümmüş gibi sunulan anlamsız “çılgınlıklar” saçmalıkların batağında daha düşünülürken boğulmaktadır. 1994 yılında 30 Temmuz tarihinde Mimarlar Odasında düzenlediğimiz “Körfez depreminin 100 yılı” toplantısı, depremin periyodik olmasına dikkat çekmekteydi. Haberini verdiğimiz deprem gecikme ile 5 yıl 47 gün sonra geldi.  Bu gün Marmara denizinde 250 yılda bir olan depremi bekliyoruz. Bir kez daha uzmanlara inanmanın ve toparlanmanın zamanıdır. Bu sadece bir vizyon ve vizyona destek verme meselesidir. Ranta neden olacak düşüncesiyle vizyondan kaçınmak sadece korkunç yıkımlarla karşılaşmayı getirir, geçmişte olduğu gibi.

 

Türkiye genel olarak bir vizyon oluşturma kültürüne, bunun planlamasına ancak her şeyden önce gerçek “vizyonlara” gereksinim duymaktadır. Bunlar toplumdan yana ve toplumun vizyonları olmalıdır.

 

Vizyon aynı zamanda kişilere oy verme için nedenler sağlar. İnsanlar sadece gerçeklere değil geleceğe yönelik vizyonlara oy verirler. Öneri getirmemek, proje üretmemek çağımızda sadece tutuculuktur. Tutuculuk ancak tepki oylarını alabilir. Korumacılık dahil hiçbir şey tutuculukla yapılamaz.

 

Doğru, yani teknik açıdan mükemmel, yatırım açısından soyguna alet olmamış “vizyonlar” ise kaçınılmaz olarak tüm toplumun, politikanın, mesleklerin denetiminde şeffaf ortamlarda, tartışmalarla oluşmakta ve gerçekleşmektedir. Politikacılar ana kararları genel planlar çerçevesinde verirken uygulama alanı hesap verebilir uzmanlıklara bırakmaktadırlar.  Bu dünya da böyledir, yakın zamanlara kadar Türkiye’de de böyleydi. Vizyonların halka yakın olmaları, soygun aleti olmamaları ise tek kelime ile mesleklerin etikleri ile oluşum ve kontrol aşamalarında yerlerini almalarıyla mümkündür.   Burada iktidarlara ya da muhalefe düşen yol bunun kanallarını oluşturmaktır.

 

Halkımız geleceği için umutlar yeşertmek, olumlu “vizyon”lara sahip olmak istemektedir. Çözümlenmiş bir sağlık politikası, çevre ve yapılaşma politikaları, çalışma ortamları ile ilgili düzenlemeler, eğitimin düzelmesi, barışçı bir dış politika, içte huzur, sağlıklı bir kalkınma, gelişme hep bu doğru planlanmış düşünülmüş vizyonları beklemektedir. Politikacılardan, mesleklerden, uzmanlardan. Toplum ise oylarıyla onları desteklemeye her zaman hazırdır.