KADERLE BİLİM ARASINDA KALMAK

İslam toplumlarının düşünsel Miladı, 11 ve 12.yüzyıllarda Batı'da, Endülüste İbn Rüşt'ün (Averroes), Doğu'da İran'da İbn Sina'nın (Avicenna) ve çok sayıda düşünürün Aristo felsefesinden kaynaklanan görüşleri ile yine bir İranlının İmam Gazali'nin bunları eleştirerek reddeden görüşleri arasındaki çelişkiler, çatışmalar arasında şekillendi.

Batı düşüncesinde de çok önemli bir yeri olan İbn Sina'dan sonra İbn Rüşt'ün sebep sonuç ilişkilerinin irdelenmesi üzerine kurduğu, Aristo'nun metotçu, gözlemci, deneyselci görüşlerinin aktarıldığı felsefesi İslam aydınlanmasının da doruklarını oluşturdu. İmam Gazali'nin felsefeye karşı verdiği mücadele ise İslam ülkelerinin bu gün içinde bulundukları kötü durumun en önemli nedenine dönüştü.

İmam Gazali'nin olay-olgu-kader bağlantısı üzerine kurduğu, sorgulamayı, araştırmayı reddeden kaderci yaklaşımı, İslamiyet’in bu güne kadar gelen acılar, katliamlar, yıkımlarla dolu tarihine, felaketlerine yol açtı. Dogmalara bağlı olarak sürekli çatışmalar üreten, kutsallık dokunulmazlığı altında çözümlenmesi mümkün olmayan çelişkiler, toplumları şekillendirdi.

Doğu devletlerinin geçmişte olgunun, kaderle birleştirilip kabullenilmesinin, siyasi istikrar açısından açık yararlarından faydalanmaları kaderciliği basit bir inanç olmaktan öteye, politikacının, egemenin kullandığı ve insanların davranışlarını kontrol eden, yönlendiren, bu nedenle de totaliterlerin çok sevdiği ideolojilere dönüştü.

Bu görüşlerin uygar dünya ile çelişmeleri, inançları daha katı yöntemlerle savunmaya yöneltti. İslam dünyası, her dönemde din adamı destekli, bazen de din adamı kılıklı diktatörlerle doldu. Çağdaş uygarlığın nimetlerinden uzaklaştırılan toplulukların bu durumu kabullenmeleri için baskılar yetmedi, cehalet eğitimle verilir hale geldi. Cehalet okullara geldi yerleşti.

Günümüzde de İmam Hatipleştirilmek istenen ve bu yolla bilimsel temellerden uzaklaştırılarak aktarılmak istenen dogmalar, olgunun olduğu gibi kabullenilmesi, yargılanmaması, eleştirilmemesi, anlaşılmaya çalışılmaması, sebep sonuç ilişkilerinin analizinin yapılmaması üzerine kurulu bir bilgi türleridir.

Bilimsel değeri olmayan ancak bir bilimsel yöntemlerle yani aklın eleştirisel yaklaşımıyla ve gözlemlere dayalı olarak farklı disiplinler tarafından ele alınabilen inançlar, mutlak doğrular olarak tartışmayı reddeden bir topluma dayatılmaktadır.

Bilimsel açılardan ve eleştirisel olarak bakıldığında ise bu inançların bir bilimsel bilgi türü olarak doğrulanması ve ayakta kalması mümkün değildir. Siyasette ağırlığını koyması ise ancak diktatörleşen, düşünmeyi, araştırmayı, eleştirisel yöntemleri reddeden rejimlerle mümkündür. Bu durum, dogmatik inancın doğasından kaynaklanan nedenlerle kaçınılmazdır.

Bunun iki büyük sonucu vardır. Birey olarak insanın değersizleşmesi, ümmetleştirilmesi, aklın ve aklın yöntemlerinin karartılması düşüncenin güce yani iktidarlara devredilmesini getirir. Son dönemde yaşadığımız durum bunu çok güzel göstermektedir. Her türlü yalan inanca dönüşürken, olgular kararmakta, bu durum toplumun aydın kesimlerinde şaşkınlıkla karşılanmaktadır.

Örneğin: yasa dışı dinlemelerle bir rüşvet olayı inkâr edilemeyecek düzeyde ortaya çıkmış ancak yöneticiler bunu yalanlamadan kendilerine karşı düzenlenmiş bir darbe olarak nitelendirebilmiş, toplumun da önemli bir kesimini de inandırabilmişlerdir. En basit, "rüşvetin yakalanması nasıl bir darbe sayılabilir?" sorusu, toplumun önemli bir bölümünün aklına bile gelmemektedir. Bu bölümün çelişkileri, çağdaş dünyada yerlerinin olmaması iktidarları düşündürmekte çözüm yolları bulmaya itmektedir.

Bu yollardan bir tanesi eğitimin kalitesini düşürmek ise diğeri eğitimin İmam Hatipleşmesidir. Siyasi iktidar İmam Hatipleşme yoluyla bu ”inananların” sayısını artırmaya çalışmaktadır.

Eğer örneğimize bilimsel açıdan bakarsak ortada suçların olduğu ve bunların hukuki bağlamda hesaplarının verilmediğini, hatta bunun için yasaların değiştiğini, adalet mekanizmasının yeniden ve iktidarı kurtaracak şekilde düzenlendiğini görürüz. İnanç açısından bakıldığında ise yapacak bir şey yoktur, inanç bunu önemsememektedir, güce teslim olmuştur.

Yani başka bir deyimle gücün söylemine teslim olmak, söylenene körü körüne inanmaktan başka bir şey getirmeyecektir. İnanmak, teslim olmak, sorgulamamak hem bilgiye gereksinim duyulmaması hem de baskıya uğramamak açısından kolay yoldur, ancak bunu insanlığın yüzyılları bulan düşünsel çabaları, bilimin ulaştığı konum ile bağdaştırmak mümkün değildir.

Ayrıca çağdaş dünyada içeride inandırmak da yetmemektedir. Bugün batılı liderler, bu tür liderlerden kaçmakta, aynı fotoğraflarda yer almamak için özel gayretler göstermektedir. Bu liderlere batıya teslim oldukları oranda ve sınırlı bir tolerans gösterilmektedir. Son Cumhurbaşkanlığı yemin törenine gelenlerin listesi bunun bir kanıtıdır.

İktidardaki siyasetin günümüzde hedef aldığı Atatürk düşüncesi, pozitif bilimleri, bunların zorunlu özünü oluşturan özgür düşünceyi, kültürel gelişmeyi, kısaca gelişmiş bireyi temel almaktadır. "Fikri hür, vicdanı hür"ün anlamı budur. Bu cümle bile günümüz siyasetçilerinin bir bölümünü tedirgin etmekte, onların korkulu rüyalarını oluşturmaktadır.

Cehalet siyasi iktidar tarafından hamasetle desteklenmekte, siyasi nutuklar standart kalıplarla tekrarlanan, tekrarlandıkça da benimsenmesi kolaylaşan, parlak görünümlü ancak boş, çarpıtılmış, yeniden kurgulanmış yalanlardan oluşmaktadır.

Suçun her an hesabının sorulabilme ihtimali, toplumun çok önemli diğer bölümünün muhalefette olması ve onları etkileme şansının olmaması iktidarın korkularını da sürekli kılmaktadır. Ülke düşünsel yapısıyla da, tıpkı kültür ve ekonomik düzeylerde olduğu gibi bölünmüş durumdadır.

Hamaset yaygınlaşmakta, bir kanser gibi toplumun aydınlık kesimlerini sarmaktadır.

Çünkü cehaletle yapılan siyaset ancak hamasete sığınabilir, ondan destek alabilir. Hamasetin etkin olabilmesi ise ancak ve ancak cehaletle mümkündür. Hamaset cehalettir. Cehaletin kökeninde ise sadece okulsuzluk değil aynı zamanda sebep sonuç ilişkisini reddetmek, kaderle olgu üzerine bir dünya inşa etmek vardır. Bu ise ancak bilimsel bilginin reddedilmesiyle mümkündür.

Bilimsel bilginin reddedilmesi, çağdaş dünyanın, kültürün de reddedilmesi anlamına gelir. Artık bilimsel bilgiye dayalı meslekler geri plana itilir, onların yerine siyasetçiler geçer. Geri dönüşü olmayan çevre felaketlerinin, büyük ekonomik kayıpların, verimli olmayan yatırımların, inanılmaz şişirilmiş maliyetlerin, kısaca toplumsal felaketlerin de önü açılmıştır. Toplumun tüm bilimsel kurumları, üniversiteleri, denetim mekanizmaları Sayıştay’ı, Danıştay’ı devre dışı bırakılmaya çalışılmış, dönüştürülmüş ya da dönüştürülmeye çalışılmış, denetimsizlik zirveye taşınmış, her türlü denetimin "milli iradeye karşı çıkma" olarak tanımlandığı bir ortamda bir mutlakıyet rejimi getirilmeye çalışılmaktadır.

Sebep sonuç ilişkileri içinde, aklın eleştirisel süzgecinden geçirilmiş olguları ve bunun açık sonuçlarını kabul etmeyenleri, toplumun kaderci kesimlerinin anlaması bile çok zordur.

Bin yıllık tartışmanın bu gün ülkemizi getirdiği nokta da budur.