FRANSA ÖRNEĞİNDE YARI BAŞKANLIK SİSTEMİ VE 2017 BAŞKAN SEÇİMLERİ

  

Ülkemizde başkanlık sistemi ile ilgili tartışmalar referandum’un bitmesine rağmen devam ederken Fransa bir başkanlık seçimi yaşadı. Ülkemizdeki eleştirilerin ne kadar haklı olduğunu ortaya koyan bu seçimlerin sonucunda ortaya tuhaf bir durum çıktı.

 Fransız seçimlerinin birinci turunda Sol oyların bölünmesi ve iktidarda olan Sosyalist Parti adayının beklenenin çok altında oy alması sonucunda, ikinci tura iki sağcı aday kaldı.

 Bunlardan birincisi aşırı sağın adayı Le Pen İşsizlikten beslenen yabancı düşmanlığını istismar ederek partisinin oylarını toplam oyların üçte bire kadar yükseltmeyi başarırken; . karşısında geleneksel partilerden ümidi kesmiş seçmenin bir çıkış yolu olarak gördüğü genç bir imaj var: Macron.

Macron sorunlu bir aday: çünkü geleneksel parti politikaları ne kadar günümüz küreselleşen dünyasında yetersiz kalsalar da uluslar arası sermaye ile yakın ilişkileri olan bir adayın toplumun çıkarlarını koruması da aynı oranda olanaksız. Üstelik yapısı gereği parlamento ve senatodan destek alması gereken bir başkanın ne senatoda ne de parlamento’da milletvekillerinin olmadığını, gelecekte de ancak seçimlerden sonra çoğunluğu sağlayabileceğini ön görürsek… ki bunun bu şekilde sonuçlanması ihtimali, başkanın bir partiden meclisin diğerlerinden olması ihtimalinden daha az.  Bir kez daha Fransada ki örneğine bakarak bir başkanlık sisteminin aynı zamanda bir koalisyon sistemi olduğunu görebilmekteyiz.  Tek adam rejiminde tek bir kişinin seçilmesi ve her şeye hâkim olması toplumun tüm kesimlerinin orantılı olarak temsil edilmelerine engel olduğu gibi tek adamın hataları, eksikleri, zaafları da toplumlar için çok büyük sorunlar oluşturmakta.

Çağımız tek adamlığı kabul etmiyor. Dünyanın ancak en geri ülkelerinde aslında birer diktatörlük olan başkanlık sistemlerinin olması, ileri ülkelerdeki çok nadir örneklerinde ise felaketler yaşanması boşuna değil. Burada ender örneklerden birisinde, Fransa’daki durumu inceleyeceğiz.

 

Fransa’da birinci turda oyların bölünmesi nedeniyle aradan sıyrılan birisi aşırı sağcı ve ırkçı diğer bankaların/sermayenin adamı iki aday toplumu ikna etmekten, uzlaşıyı sağlamaktan çok uzaklar.

 Henüz oy verme yaşında değilim, bu yüzden de susacak içinde bulunduğumuz ve midemi bulandıran bu durumu kabul edecek de değilim, ebeveynlerim veba ile kolera arasında seçim yapmak zorunda kalmış olmalarına demokrasi deniliyor”  Leo 15 yaşında bir genç Voltaire Lisesinde, Paris’de, XI. bölgede okuyor. Paris V.de İnsan Bilimleri öğrencisi Anne için ise bugün sokakta olmak bir zorunluluk. Çünkü eğer FN geçerse bu Fransa’nın ölümü olur. Kimse farkında değil. Birinci turun sonucunu görünce iğrendim

Fransa’da sokakta içinde bulundukları durumu protesto edenler, her iki adayın da önerdikleri programa itirazlarını yapıyorlar. Macron için nefret ettiğimiz ve hayatımız boyunca mücadelesini verdiğimiz her şeyi simgeliyor. Kapitalizm, bankacılar… onun seçilmesi halinde her şeyimizi kaybedeceğiz. Bu sağın adamı ve iktidarı bizim sonumuz olacakdiyorlar. Marine Le Pen ise onlar içindünyaya inmiş şeytanın ta kendisi. Bu aşırı sağın partisi, halkın önemli bir kesimi için tümüyle ırkçıların partisiolarak görülüyor.

 

Fransızların çoğunluğu her iki adayın ekonomi ile ilgili önerilerine karşı. Ancak Emmanuel Macron, Marine Le Pen’e göre çok daha az rahatsız edici. Marine Le Pen, Euro’nun yanında Fransa içinde kullanılacak ayrı bir para birimini savunuyor. Bu da toplumun tepkisini çekiyor.

BVA araştırma kuruluşunun yaptığı bir araştırmaya göre Fransızların %57’si Macron’un programının Fransa’nın ekonomik durumunu iyileştireceğine inanmıyor. Ancak Le Pen için bu oran %67’ye yükseliyor.

 

Macron’un önerdiği çalışma reformu ise Fransızların %48’i tarafından reddediliyor. Ancak %38’lik bir bölümü bu reforma taraftar. Paralel para konusunda ise Fransızların %74’ü karşı. Genel olarak Macron ekonomi konusunda daha ikna edici, ancak solun tümüyle, sağın önemli bir bölümünün, aşırı sağın da kısmen karşı oluduğunu ortaya koyan araştırmalara bakınca özellikle Le Pen’in programının Fransızları böldüğü görülüyor.

 

Tek adam rejimi mutlak hataların rejimidir.

 

Çocukluğumuzda Vatandaşlık Bilgisi dersinde padişahlık ile Cumhuriyet karşılaştırması yapılır, Deli İbrahim örneğinde, akıl hastası bir padişahın elindeki yetkiler ile tüm toplumu felakete sürükleyeceği anlatılır, buna karşılık Cumhuriyet rejiminin siyasi partilerinin tek kişiye yetki vermediği için tek adamın hatalarından, aşırılıklarından, yanlışlarından da toplumu koruduğu anlatılırdı.

 

Bu hata konusunu Türkiye başkanlık sisteminde henüz yönetilmese bile benzer bir durum fiilen oluştuğu için deneyimledi: Fetullah, Ergenekon, Suriye Politikası, Rus Uçağı, 18 ada, devlet içinde örgütlenen dini yapılar, artan ekonomik kriz, sanayiye yapılması gerekirken inşaata yapılan yatırımlar… bu tek adam kararlarının ülkemiz için felaketle sonuçlanan neticeleri.

 

Kimsenin kullanmadığı halde parasını ödediğimiz köprüler, şimdiden bir ekonomik felaket olacağı ortaya çıkmış üçüncü havalimanı, fizibilitesi olmayan projelere örnekler oluşturmakta.  Türkiye’nin çöken imajı da fiili tek adam rejiminin doğal sonucu. Bunun neticesinde ise Turizm biterken esnaf da kepenk kapatıyor. Hesapsız kitapsız borç para ve varlıkların satışına dayalı ekonomi politikları da toplumu yıkımların kapısına getirmiş boyutta.

 

Fransız seçimlerinin geleneksel ikinci tur açık oturumu,  Macron ile Le Pen arasında gerçekleşti. Başkanlık sisteminin hem sorunlarını hem de sağcı adayların iktidara gelme yöntemlerini göstermesi bakımından bu tartışma son derece ilginçti.

 

Çünkü, Marie Le Pen çok sayıda “yaklaştırma” ve “yalan” a başvururken, çok sayıda da kasıtlı kasıtsız maddi hatalar yaptı. Macron’u esas konuya girmekten alıkoymak için sürekli yalanlara dayalı suçlamalar yaparken Donald Trump’un seçim kampanyalarında kullanılan bizim de çok yabancısı olmadığımız yöntemleri anımsattı.

 

Örneğin:  Marine Le Pen, Fransızları Avrupa Birliğinden çıkıldığı takdirde ekonominin iyileşeceğine inandırmak için “İngiliz ekonomisinin İngilizlerin özgürlüklerini seçtiği Brexit’den sonra daha iyiye gittiğini” söyledi halbuki durum böyle değil. Brexit sonucunda İngiltere’de enflasyon hızla yükselmekte, ekonomi durgunlaşmakta, işsizlik yükselmekte, İngiltere bir çok işyerini kaybetmekte.

 

Örneğin: Fransa’nın Avrupa birliğine katkısının 9 Milyar Euro olduğunu söyledi halbuki gerçek rakam yarısı bile değil. Ayrıca Avrupa Birliğinden buna karşılık gelen paraları ve avantajları söylemediği için de hatalı.

 

Tartışmada Euro’nun Frank ile aynı zamanda 1993 yılından itibaren tedavülde olduğunu söyledi, bu da yalan. Amacı paralel para biriminin mümkün olduğunu anlatmaktı. Euro’nun ortaya çıkışı 1999 yılından itibaren yerel paraların Euro’ya transferi süreci yaşanmıştı. Yani aynı zamanda iki para birimi hiçbir zaman mevcut olmadı. Bir süre Avrupa bankaları arasında kullanılan Ekü de aynı şekilde hiçbir zaman piyasanın tamamında geçerli olmadı. Bir başka iddiası da Euro’nun fiyatların yükselmesine neden olduğu idi. Ancak tüketici fiyatlarının artışına bakıldığı zaman bunun son derece düzenli bir çizgi oluşturduğu ve Euro’ya geçişin bir dönüm noktası oluşturmadığı ortaya çıkmakta.  

 

Le Pen’in bir başka algı yönetmesi Fransızların bankalardaki paralarının güvencede olamayacağını söylemesiydi. Halbuki 100.000 Euro’ya kadar olan tasarruflar devlet güvencesinde, bunu söylemeyi “unuttu”.   Ancak bu miktarı geçen yatırımcılar için bir kayıp söz konusu olabilirdi.

 

Le Pen’in yalanlarla algı oluşturmaya çalışması  bununla da bitmedi. Macron’un SFR Atlantik Şantiyelerinin satışı sırasında Ekonomi Bakanı olduğu ve bu felaketten sorumlu olduğunu iddia etti. Halbuki bu tarihde Macron ekonomi bakanı değildi. Macron’un itiraz etmesine rağmen iddiasını sürdürdü ve satışın İtalyanlara yapıldığına insanları inandırmaya çalıştı. Halbuki satış bir Güney Kore firmasına yapılmıştı. 

 

Bir başka yalan da sözleşmeli personelle ilgiliydi. LePen 300.000 ile 500.000 kişi arası iş alanının sözleşmeliler tarafından işgal edildiği için kadrolu işçilere kapatıldığını söyledi ve bundan Macron’u sorumlu tuttu. Hâlbuki gerçekte sözleşmeli işçiler tarafından işgal edilen işlerin sayısı bunun yarısı kadar. Eğer kısa dönemli işler hariç tutulursa bu sayı zaten LePen’in söylediğinin onda birinin altına düşmekte yani 42.000’e.

 

Vergilerin ödenebilmesi için açılan bir kredi ile ilgili olarak da LePen bir kez daha Macron’u büyük uluslar arası firmalara destek vermekle suçladı, halbuki bu krediden en fazla yararlananlar küçük ve orta boy işletmeler. Aynı şekilde krediler konusunda da söyledikleri doğru değildi.

 

60 yaşında emeklilik için LePen kampanyanın başında seçilmesi halinde ilk iki ay içinde geçileceğini söylerken son aşamada bunun ancak döneminin sonunda olacağını söylemeye başlaması gerçekçi olmayan bir önerinin gerçeklerle karşılaşması olarak yorumlandı.

 

Macron’un önerdiği çalışılan alana göre değişen emeklilik yaşının ise yani noktasal emekliliğin Le Pen’in iddiasının aksine Sosyalist parti adayı desteklememekle kalmadı bunun bir hayal olduğunu da söylemişti.

 

Le Pen ülke dışında doğan ancak Fransızlar tarafından adopte edilen çocukların Fransız vatandaşlığına geçmesini Macron’un sağlayacağını iddia etti hâlbuki bu konu bir mahkeme kararı ve Macron ile hiçbir ilgisi yok.

 

Devletin herhangibir statüsü olmayan göçmenlere verdiği sağlık yardımının (AME) Fransızların aldığı yardımdan daha fazla olduğunu söylemesi de doğru değildi. Yaklaşık 5.2 milyon en yoksul Fransız’ın faydalandığı sağlık için ek destek yardımının (CMU-C) ve tüm Fransızların yararlandığı Evrensel Hastalıklara karşı Korunma (PUMA)’nın toplam bütçesi ise bunun çok ötesinde. Dolaysıyla LePen’in ırkçılığı destekleyen görüşü gerçekte aslında bir şehir efsanesi.

 

Le Pen’in bir başka program verisi olan İslamcı olarak fişlenmiş Müslümanların derhal Fransa’dan kovulmaları uzmanlar tarafından uygulama imkanı olmayan bir öneri olarak görülmekte. Bu konuda valilik ve iç işleri bakanlığı bir tehdit söz konusu olduğu zaman on beş gün önceden sanığa haber vererek gerçekleştirilen bir komisyon toplantısı söz konusu Macron’un bununla ilgili değişiklik yapması söz konusu değil.

 

Hapis cezası almış yabancıların tahliye olduktan sonra sınırdışı edilmeleri Fransa’da 1945 yılından beri uygulanmakta ve Le Pen’in iddiasının aksine bu durum değişmedi. Aynı şekilde Macron’un terör konusundaki yasaların bir gecede çıkmayacağını söylemesini, Macron’un bu konuda programı olmadığını kanıtladığını iddia etmesi de doğru çıkmadı. Çünkü Macron’un programında bu konuda çok sayıda öneri var.

Le Pen’in yanıldığı bir başka konu da eski başkan Holland ile ilgiliydi. Holland’ın devlet tarafından işsizliği azaltmak için verilen yerel yönetimlerde işe alınanların maaşlarının yerel yönetimler ya da bölgesel yönetimler değil doğrudan devlet tarafından ödenmesinden ötürü bunun yerel yönetimlere yük getirmemiş olmasını söylemesi, Le Pen’in karşısındakileri, devlet bütçesini yağmalanacak bir yer olarak gördükleri şeklinde tanımlaması da doğru değildi.

 

 

Bir başka yanıldığı konu da işyerlerinde dini inançlar ve topluluklarla ilgili yasaklar getirmesinin El Khomri yasasıyla yasaklanmış olmasıyla ilgili. Hâlbuki bu yasa işyeri sahiplerine ve sorumlularına işyerinin işleyişinde sorun yaratması halinde bu tür yasakları koyabileceklerini öngörüyor.


Sonuç olarak Le Pen kampanyasını yanlış bilgiler, abartılı rakamlar üzerine kurarken Macron bir uzman bürokrat olarak bu konuda çok daha dikkatli ve bilgili.

 

Bu tartışmalardan ortaya çıkan birinci sonuç, aşırı sağın adaylarının kolayca yalana veya çarpıtmalara başvurmaları ve toplumun özellikle eğitimsiz kesimlerinde algılar oluşturmaya çalışmalarıdır. Ülkemizin AKP dönemlerinde durumunu anımsatan bu saptama Fransa’da çok açık bir şekilde ortaya çıkmakta. Yalanlar, çarpıtmalar, sahte tarihler yaratmalar, kendisinde hiç hata bulmayıp karşı tarafa hatalar yüklemeler, gerçekte olmayan şeylerle algılar yaratmaya çalışmalar hep bu dönemin özellikleri. Ülkemizden bir örnek vermek gerekirse SSK’nın en büyük açığı bu dönemde vermiş olmasına rağmen “Kılıçdaroğlu SSK’yı batırdı” sözü aşırı sağın algı operasyonlarına bir başka örnek.

 

Bu durumun ortaya çıkması gelecekte ciddi, sorumlu partilerin nasıl bir propaganda çalışması yürütmeleri gerektiğinin de ipuçlarını vermekte. Algı yönetimlerine verilecek en güzel cevap gerçekleri söylemek ve anlatmaktır. Bıkmadan ve aşırı sağın yalanlarını ortaya dökerek.

 

Bir başka çelişkili durum da başkanlık sistemlerinde seçimlerin toplumu tek bir aday üzerinde uzlaşma zorunda bırakması. Seçmen hiç desteklemediği hatta hayatı boyunca mücadele ettiği bir kişiye oy vermek zorunda kalabiliyor. Bunun sonucunda oy verenlerin sayısı azaldığı gibi, insanların aktif politikaya ilgileri de kalmıyor.

 

Son saptama: birisi politika diğeri bürokrasi kökenli iki aday arasındaki tartışmada, bürokratın yönetim deneyimi nedeniyle söze de hâkim olması durumunu gördük. Bu durum tek adam ve bürokratlar hükümeti şeklinde özetlenen başkanlık sisteminde, gerçekte başkanın, bakan bürokratlar elinde oyuncak olabileceğinin de bir başka göstergesi.

 

Meclisin komisyonlar vasıtasıyla yerine getirdiği işlevlerin tek adam ve bürokratlarına devredilmiş olması toplumun politikadan kopmasına neden olmakta, bu durum kendi kendisini yönetenlerin Cumhuriyetçiliğine karşılık bireye bağlı başkanlık sisteminin zayıf noktasını oluşturmaktadır.  Aslında toplumun reddettiği başkanlık sisteminin ülkemize getireceği çöküşün de, tarihte yaşananların da, Osmanlının çöküşünün özünde de bu bulunmakta.

 

Bu yazıyı seçimlerden önce hazırlamıştım. Biraz önce Fransa’da seçimler tamamlandı ve Macron tüm kendisine karşı olanların desteğini alarak ya da başka bir deyişle karşı tarafa daha fazla karşı oldukları için verdikleri oylarla %65,8 gibi bir oranla kazandı.  Böylece Başkanlık sistemlerinin en bariz özelliğini de bir kez daha görmüş olduk. İnsanların desteklemedikleri, hatta hayatları boyunca mücadele ettikleri yönetimlere oy vermek zorunda kaldılar. Halkın iradesi yerine “ehveni şeri” seçme kazandı. Fransız seçmeni bu durumu düzeltmek için beş yıl beklemek zorunda.

 

Siyasi partilerin ikinci planda kalması ve ülkenin bir bürokratik egemenliğe tam olarak teslim olması. Fransa örneğinde yine de bir şansları var çünkü Başkan’dan kısmen bağımsız, meclise bağlı bir hükümet kuruluyor. Ancak burada da ikinci bir sorun çıkıyor, mecliste çoğunluğu olmayan ve muhtemelen hiçbir zaman da olmayacak bir başkanın meclise dayalı bir hükümet ile yönetimi sağlaması.

Esas sorun iletişimin, haberleşmenin bu kadar yaygınlaştığı bir dünyada ancak ortaçağın karanlık dönemlerinde görülen bir devlet yönetim yapısının günümüzde toplumlara dayatılmasında.

İnsanların istemedikleri, hatta karşı mücadeleler verdikleri partilere, kişilere oy vermek zorunda kalmaları bir demokrasi örneği olamaz.

 

Katılımın yok olması, kararların kapalı kapılar arkasında alınması hele hele bizim gibi sadece yürütmenin değil bir de yargının da siyasi partiye bağlandığı bir ülkede nasıl felaketlere neden olacağını görmemek için kör olmak gerek.