Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP aracılığı ile önerdiği başkanlık sistemi her açıdan sorunlu bir sistemdir.

Çok büyük yetkileri tek bir kişiye vermekte ve onun üzerinde mali, hukuki kontrol yapılmasını kontrol mekanizmalarını o kişiye bağlayarak ortadan kaldırmakta,

Siyasi hayat bitmekte, siyasi partiler amaçsızlaşmakta, marjinalleşmekte, toplumda yüzde elliden bir fazla oyu olanlar yüzde elliden bir eksik oyu olanlara istediklerini dikte ettirmektedir.  Siyasi çalışmalar sona ermekte, belediyelerden, hükümete günlük hayatın her yönünü şekillendiren siyasi yaşantı imkânsız hale gelmekte, insanların iradesi vesayet altına alınmakta, insanlar kendilerine verilenlerle yetinecek duruma düşmektedir. 

İktidar değişikliği imkansız  hale gelmektedir.  Aslında bu bir tür padişahlık yasasıdır.  Ve Osmanlı bunu çöküntüye uğrama ve çökme ile ödemiştir.  Benzer bir fatura başkanlık sistemi nedeniyle önümüzdedir.  Parlamenter sistemde olanaksız olan eyaletleşme başkanlık sisteminde kolayca gerçekleşebilir.  En fazla beni yine aldattılar der işin içinden çıkar.  Aşırı uçların elinde bu tür bir yetki sonun başlangıcıdır.

Başkanlık sistemlerinde kendilerini siyasi olarak ifade  etme imkanı kalmayan insanlar kutuplaşmakta, toplumsal kopuşlar artmakta, insanlar birbirlerinden nefret etmekte, sanayiden, ticaretten kültüre bu toplumsal kutuplaşmalar derinleşmekte, ülkelerin parçalanması ile biten süreçler başlamaktadır.

Türkiye gibi toplumlarda ülkeyi parçalamanın en kolay yolu çoğulcu demokrasi yerine bir kişinin iktidarını getirmektir.  Parlamentodan geçemeyecek bir eyalet sistemi tek kişinin kararıyla çok daha kolay geçebilecektir.  Çevre felaketlerinin önünde hiçbir engel kalmamaktadır.  Mali denetim gibi hayati alanlar bitmekte, milli eğitim dincilere teslim edilmekte ülkenin geleceği yok edilmektedir. Bilimsel düşünceyi benimsememiş, inançların arkasına saklanmış kadrolarla ülke ancak felakete gider. 

Zaten şaibeli olan ihale sistemleri tümüyle halkın aleyhine dönmekte, soygunu önleyecek minimum mekanizmalar bile yürütmenin doğrudan yargıyı seçmesiyle sona ermektedir. Sayıştay denetimlerinin kısıtlandığı ülkemizde, bunun sonuçlarının neler olabileceğini ülkemiz çok iyi öğrenmiştir.

Siyasi partileri fiilen ortadan kaldırmakta, azınlıklara hiçbir şekilde söz hakkı tanımamakta, tek bir adamın düşüncelerine inançlarına tüm toplumu bağlamakta, kendisini siyasi ortamda ifade eden, siyasi beklentileri olan, oylarıyla toplumsal gelişmeleri yönlendiren  vatandaş yerine her şeye boyun eğen ümmet gelmektedir.

Tek bir adamın dünya ile çelişkiye düşen kararlar alamaması için hiçbir neden bırakmamakta, toplumun tüm dış dünyadan yalıtılmasına neden olmakta, toplum gayri ahlaki duruma düşmekte, meşruluğunu yitirmekte, daha önce Irak, Suriye’nin başına gelen, başkanlıkla yönetilen çok sayıda ülkenin yaşadığı parçalanmaya Türkiye’nin de son derece uygun olmasına neden olmaktadır.

Parlamentoların temel özelliği olan tartışma, görüş alışverişi ve sonuca gitme olanağını yok etmekte, kararlar son derece sınırlı tartışma imkânları olan, toplumun büyük kesiminin hiçbir söz hakkının olmadığı ortamlarda alınmakta, çoğu zamanda giderilemez zararlar ve fiyaskolarla sonuçlanmakta.

Başkanlık sisteminin getiriliş döneminde toplumun en az yarısı tarafından bunun nedeni olarak görülen 17-24 Aralık rüşvet suç üstüsü, Bahçeli’nin parti liderliğinde yasalara rağmen AKP zoruyla  bırakılmış olması durumu bu süreci etik açıdan sakat hale getirmektedir, sonucunda çıkacak bir başkanlık sistemi aynı ölçüde gayri ahlaki olarak nitelenecektir.

 

Dünyadan son birkaç ayda yaşanan gelişmeler tek liderlerin büyük kontrol mekanizmaları ile kontrol altında tutulmaları gerektiğini göstermektedir. Bu mekanizmalar reform tasarısında önerilmemektedir. Gelişmelere örnek verirsek:

Gambiya devlet başkanı koltuğunu bırakmamak için seçimleri tanımadığını açıkladı, kimse bir şey yapamadı.

İtalya’da başbakan yetkilerini arttırmak için referandum düzenlemiş, bunun denetimlerin azalması, halkın yönetim üzerindeki söz hakkının kalkması anlamına geldiğini bilen İtalyan halkı bunun her türlü siyasi krizden bile daha tehlikeli olacağının bilinciyle hayır oyu vermiştir. İtalyan halkı böyle bir yetki artırımının yolsuzlukları ne boyuta taşıyacağını çok iyi bilmektedir.

Güney Kore devlet başkanı bir cemaate avantajlar sağladığı için suçlu bulundu ve görevden alındı, yargılanmak için Anayasa mahkemesi kararı bekleniyor, suçlama devlet olanaklarını bir tarikata sunmak. Yabancı gelmedi değil mi?

Brezilya devlet başkanı rüşvet gerekçesiyle görevden alındı. Yabancı gelmedi değil mi?

Fransa’nın eski Maliye Bakanı yurt dışında İsviçre’de 3 milyon dolar, Singapur’da iki milyon dolar bulundurduğu için görevden alındı, milletvekilliği düştü ve üç yıl hapis cezası aldı,karısı da iki yılla yargılanıyor.  Yabancı gelmedi değil mi?

Fransa’da şimdi IMF başkanı olan şahıs geçmiş Sarozy döneminde Finans bakanıydı. Adidas firması döneminde devlet tarafından 300 milyon Euro’ya satın alınmış, daha sonra 700 milyon Euro’ya satılmıştı. Eski sahibinin dava açması üzerine hakeme gidilmiş ve hakem heyeti devletin iş adamına 400 milyon Euro ödemesine karar vermişti. Bu ödemede vergi verenlerin haklarını yeteri kadar korumadığı için şimdi iki yıl hapisle yargılanıyor.  (Bizde bunun çok sayıda örneği yaşanmış sadece yandaşlar halkın sırtından zenginleşmekle kalmıştı) Yabancı gelmedi değil mi?

Bu örneklerden ilkinde başkanın Türkiye’de yapılmak istendiği kadar denetim altında olduğu Gambiya’da  başkan,  seçimleri tanımadığını söyleyebilmektedir.  Haziran seçimleri sonucunda benzer bir durumu ülkemiz de yaşamıştı bu başımıza ne geleceğini göstermesi açısından sanıyorum yeterli bir benzetmedir. Gelecekte de bu durum yabancı gelmeyecektir emin olunuz, bu tür yetkilerin laik bir yönetime geçmesini dinci kesim varlık yokluk sorunu yapacak sonuna kadar direnecektir.  Bu bir anlamda ülkemizde göstermelik olmayan son seçimler olacaktır.

Ayrıca Haziran seçimlerinin hemen arifesinde olan, kaynağı belirsiz terör Anayasa değişikliği ile birlikte tekrar başlamıştır. Bu bile düşünülmesi gereken bir durumdur. “Ben olmazsam terör gelir” şantajını biz daha önce de yaşadık.

 

Kısaca, kontrolsüz güç, güç değil felakettir.  Türkiye bu felakete sürüklenmektedir.