Büyüklere masalların en saptırılmış konusu askeri vesayet ve bunun AKP tarafından kaldırılmış olduğudur. Zaten bütün konuların ters yüz edilerek topluma sunulması, bugünkü ortamı yaratan önemli etkenlerden biridir.Somut örneklerden biri irtica tehlikesinin, laik düzenden yana olanların bir abartması ve dine baskı aracı olduğu masalıdır.Milli siyaset belgesinden bu siyasi iktidar döneminde sivillerin iradesi ile çıkartılmıştır. 15 Temmuzda,ise gerçek ortaya çıkmış, bir tarikat (bu Moon tipi bir tarikat),  Türkiye'de iktidara el koymak için darbe yapmaya cüret edebilmiştir. Sivillerin kol kanat gerdiği Amerikan islamı temsilcileri askeri vesayeti kaldırdığı iddia edilen yol arkadaşlarına askeri müdahalede bulunmuş ve böylece takke düşmüş kel görünmüştür.

Bu ülke birilerinin icazetiyle kurulmuş ya da sınırları kalemle çizilmiş bir ülke değildir. Tam aksine yedi düvele karşı verilmiş Kurtuluş savaşı gibi destansı bir onur mücadelesi ile kurulmuştur. Kuşkusuz Türk Silahlı Kuvvetleri de ülkenin kurucu unsurlarından biridir. Kurumsal olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerine titremesi, onu koruyup kollaması doğal görevidir. Ancak bu görev anlayışının hukuki sınırlarının koyulması önemli ve devlet işleyişi açısından zorunludur. Bu da yetmez,söz konusu ölçülerin hem TSK hem de devletin kurumları ve toplumun katmanları tarafından demokratik ortamda sindirilmesi gerekir. Demokrasinin varlığı zaten bu noktada bir anlam ifade eder. Kuralları ve kabulleriyle oturmamış her demokraside benzer sorunların çıkması kaçınılmazdır. Her iktidara gelenin kendini her şeyi yapmaya muktedir görmesi, demokrasiyi gerektiğinde inilebilecek bir araç olarak değerlendirmesi,kimseyle,hatta kendi yandaşlarıyla bile zaman zaman görüş alışverişine gerek duymaması büyük sıkıntılar yaratmakta toplumsal patlamalara neden olmaktadır. Dikkat edin,askeri vesayet denen şeyin kullanımı nedense hep demokrasinin tam oturmadığı ya da geriye gittiği yerlerde olmakta, otoriter rejimlerde ise bu olağan sayılmaktadır.
 
Demokrasilerde temel olan devlet hiyerarşisi içerisinde ordunun anayasa ve yasalara uygun olarak görevini yapmasıdır. Siyasi iktidarla olan ilişkisi taraf olmak değil, siyasi iktidarın ve TBMM'nin anayasa ve yasalar çerçevesinde verdiği görev ve kararları uygulamaktır. Ordu siyasi iktidara tabidir dediğiniz zaman geniş anlamda her dediği şeyi yapar anlamına gelir ki, bu da asker içerisinde siyasallaşma ve buna bağlı saflaşmaların oluşmasını yaratır. Yani siyasi iktidara tabi olmak tanımı burada maksadı aşan bir tanımlamadır. Zaten orduya ölçü koymak açısından Atatürk'ün ilk yaptığı şey,siyaset yapmak isteyenlerin ordudan ayrılması kuralıdır.
 
Askeri vesayeti kaldırma meselesi ise AKP iktidarı döneminde gündeme gelmiş, 1 Mart tezkeresi sonrasında ise operasyonel bir hal almıştır. Bİr taraftan da Atatürk'ün diktatör ve darbeci olduğu, CHP'nin darbeleri desteklediği gibi savlar havada uçuşmaya başlamıştır. Oysa 1946'lardaki geçiş döneminde oluşan ortamın ilk darbe hazırlığının muhatabı CHP'dir. Kumpas davalarının başlaması ile orduya ve Atatürkçü Düşünce Derneği başta olmak üzere Atatürkçü aydın ve sivil toplum örgütlerine hukuku yok sayan bilinçli bir saldırı başlatılmıştır. İlker Başbuğ'un Genel Kurmay Başkanı iken kurumu ile ilgili delillerin delil niteliği taşımadığını ifade etmeye çalıştığı basın toplantısından sonra sahte digital delillerle takviye edilen davalar silahlı kuvvetlerin en iyi yetişmiş personelini tasfiye etmiştir. Ne yazık ki TSK kendi personelinin haklarını kurumsal olarak koruyamayarak ordudaki büyük kırılmanın önüne geçememiştir. Bu noktadan sonra oluşan her terfide kadrolaşma katlanarak had safhaya ulaşmış,ve söz konusu durum askeri vesayetin kaldırılması olarak lanse edilmiştir. Sonunda ordu belli bir planın uygulayıcılarına teslim edilmiş ve 15 Temmuza gelinmiştir. Aslında bu hep bahsedilen üst aklın TSK'nin iğdiş edilmesi planının yaşama geçmesinden başka bir şey değildir.
 
 Sonuçta ordunun, kurumsal olarak hiyerarşik bir bütünlük içerisinde çalışması, verimli olabilmesi açısından işin olmazsa olmazıdır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesine uygun askerler yetişmesinin sağlıklı yolu da asker ocağını oluşturan okulların varlığıdır. Zaten sorun aslen müfredattan veya kurumsal yapının kendisinden değil ordunun Fettuhlahçılara bilerek ya da bilmeyerek ihale edilmesinden kaynaklanmıştır. Böylece.alnı seccadeye değer, değmez gibi konuyla ilgisiz ölçülerle liyakatın göz ardı edildiği devlet idaresinin yarattığı sivil vesayetin Türkiye'yi ne hale getirdiği somut olarak gözler önüne serilmiştir.
 
Ülkenin bugünkü koşullarında ordunun etkisiz kılınmasını yaratacak, askeri hasta hanelerin sağlık bakanlığına bağlanması, askeri okulların kapatılması, üst komuta kademesinin ayrı ayrı yerlere bağlanarak dağıtılması gibi girişimler ve neredeyse genelkurmay başkanını sivil yapma çılgın önerisine kadar  uzanacak yaklaşımlar Türkiye'yi güçsüz bırakmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Kuşkusuz, söz konusu durum yalnızca ülkeyi kendilerine göre şekillendirmeye çalışanların değirmenine su taşıyacaktır. Sonuç olarak unutulmamalıdır ki, bugünkü durumun asıl sorumlusu liyakatsiz basiretsiz ve bilgiden yoksun sivillerin, siyasetçilerin yönetim anlayışıdır.
   
   Batur İlter