Prof. Dr. Tülay Özüerman

 

 “TAM TEŞEKKÜLLÜ BİR SALDIRI!…”

  “Gerçek ve akıl üzerine tam teşekküllü bir saldırı olduğu bir dönem……” Bu cümle bana ait değil. Hillary Clinton’ın 1969’da mezun olduğu, sadece kadınların devam ettiği Wellesley College’da 26 Mayıs’ta yeni mezunlara yaptığı konuşmadan alıntı. İçinden geçtiğimiz süreci akıl ile izleyen  ve anlatmakta zorlananlar için  gerçekle yalan arasındaki mesafeye  işaret eden kısa bir özet diyebiliriz. Ekliyor Clinton: “Bu koşulları siz yaratmadınız ama bunları değiştirecek gücünüz var!…… Hiç kimsenin sesinizin önemli olmadığını söylemesine izin vermeyin… Otoriter rejimler gerçekliği kontrol etmeye çalışıyorlar……”

          Clinton’ın başka bir saptaması, uzun süredir siyasetin “mümkün olanın sanatı” olarak uygulandığı, diyor ki; “….şimdi meydan okuma, mümkün olanı imkansız hale getirme sanatı olarak siyaseti uygulamaktır…” Yeni nesil politik aktivistler yaratmak için, “yaygın, birlikte” taban örgütü  başlatmaktan söz ediyor konuşmasında ve ekliyor; “en iyisini yapabildiğiniz zaman en karanlık zamanlardır”…

          Lord Butler’ın, siyaseti mümkün olana indirgeyen tanımına vurgu yaparak, “mümkün olan” olarak elimize tutuşturulanın dışına çıkabilmenin yolları olduğundan söz ediyor Clinton. Bir anlamda yeni mezun kadınlara sürecin dayattıklarına teslim olmayın mesajını veriyor.

         Konuşmalara bakınca; “bumerang etkisi” diyebiliriz. ABD dünyaya ektiklerinin serpintilerinden nasipleniyor.  Geri kalmış ülkeler üzerine/üzerinden oyun kurmakta ustalaşan bir ülkenin, bu ülkelere dünyayı dar ederken, kendisinin özgürlük alanını da kısıtladığının bir itirafı diyebiliriz.

         Clinton’ın süreç analizi doğru ama etkileri farklı. Kelebeğin kanatlarını çırptığı alanda etki, uzaklara yaptığı etkiden fazla. Anlaşılıyor ki, uzaklar zannettikleri üzerine kurguladıklarının sonuçlarından kelebek etkisi ile bile rahatsız olmuşlar.

        “Yaygın, birlikte taban örgütlenmesi”. Kulağa hoş geliyor. Bu tür örgütlenmelerin daha çok çıkar temelli ve iktidar odaklı olduğu toplumlarda yaygın oluşuna bakarak, muhalefetin bunu başarabilmesi daha fazla çaba gerektiriyor. Daraltılan alana sığışmaya çalışıp, içinize çekildikçe, “senin mümkünün bu” diyenin etki alanını genişletiyorsunuz.

        CHP’nin başlattığı adalet yürüyüşüne, diğer tüm bileşkeleri dışlayıp sadece, “mümkün olan bu” denilen dar alanın dışına çıkma açısından bakar ve sadece Kılıçdaroğlu ile yanında yürüyenler değil, hepimizin adalet arayışı ve talepleri ekseninde düşünürsek, toplanacağımız yer kendiliğinden oluşacaktır.

         Karşı refleksler türdeş değil. Paylar bir yana bırakılarak, ortak paydada birleşilmeli. CHP’ye yapılan, yürümek yerine Meclis içinde adalet arayışı çağrısı, gerçekçi değil. Meclis anayasa ihlallerine bile karşı duramaz halde. Hatta fiili düzenin oluşmasının katalizörü. Ve daha önemlisi Meclis’in oluşturuluş biçimindeki sakatlık. Tek seçicilik mekanizması ile oluşturulan ve tek tek iradelerin özgür bırakılmasının önünde engellerin oluşturulduğu bir yapı görmezden gelinemez.

        Meclis içinde mümkün olamayacağı anlaşıldığı için, bu senin mümkünün diyenin iradesinin dışına çıkma alanıdır yürünen yollar. Adalet arayışının bu yürüyüşle sınırlı olmayacağı endişesi, “mümkün olan bu” siyasetçilerinin endişesine sebep oluyor.

        Hillary Clinton, kendi okulunun mezunlarına seslenirken söylediklerini, ülkesinin oyun alanı olarak belirlediği topraklarda yaşayanları da içerecek şekilde düşünürse, belki geleceğinde sadece babaannelik değil, dünyaya hükmeden bir kadın olma olasılığını güçlendirmiş olur. Dünya ABD’den ibaret değil. Susturulmalarına itiraz etmelerini istediği kadınlar, ABD’de bizim yaşadığımız topraklardan daha özgürler.

          Bırakın konuşmayı, toplu taşım araçlarında tacize uğramadan özgürce seyahat etme hakkını bile kaybetmeye başladı kadınlarımız. Ahlaksızın biri, kendisinin tahrik olduğunu söyleyerek, genç bir kadını elle taciz etme hakkını kendisinde bulabiliyor ve bunu dine dayandırarak meşrulaştırmaya çalışıyor.

          Ahlaksız adamların kendi nefislerini kontrol etmek yerine, gözlerine kestirdiklerine göz dağı verebildikleri bir sosyal zemin yaratıldı. Kendi zayıflığını, diğerinin özgürlük alanına müdahale ile örtmeye çalışan bir zavallılık hali. Din asla bunun örtüsü olamaz. Dindarlık bu değil. Bu sadece bir vahşet. Ve en fazla da gerçek inanmışların karşı duracakları bir vahşet.

          Sosyal zeminde kadının adaletsizlikle yüzleştiği alanlar giderek çoğalıyor. Ve kadın üzerinde baskı din üzerinden yürütülüyor.

          Ne dersiniz; Clinton aslında, “tam teşekküllü saldırı” derken, sadece Trump sonrası ABD’yi değil, dünyanın aldığı yeni biçimi ve bu biçim içinde kadın özgürlüklerinin daha fazla etkilenişini özetlememiş mi?

          Clinton’ın rakibi Trump, bugüne kadar ortaya koyduğu davranışları ile “normal” kabul edilebilir bir kişilik olarak algılanmıyor. Sevenlerinin/seçenlerinin olması onu dünyanın gözünde ne daha normal, ne de insani hale getirebiliyor. İtici, sevimsiz ve hatta çirkin, karikatürize (şaka gibi); ama tam da günümüzün medyasının istediği türden, medyatik. Görünür olmaktan fazlası ile keyif alan ve bu keyfin de keyfini çıkaran bir tip. Soğuk savaş süreci sonrasının medya üretimi, “yapay karizma” ile liderlik vasfı olmasa da “lider” olarak pazarlanan prototipinin çarpıcı bir örneği. Görev süresini tamamlayamayacağı seçildiği andan itibaren konuşulan bir isim. Ve giderek daha tartışmalı hale geliyor liderliği.

          ABD bir anlamda hukuk alanında biriktirdiklerinin sınavını veriyor. Kurumsallaşmanın gücü test edilmiş olacak gibi… Bir kişi sisteme kafa tutabilecek mi? Yoksa sistem geniş yetkiler tanıdığı  o bir kişiyi de zapt edebilecek güçte mi?

          Ne diyor Hillary Clinton;  “…en iyisini yapabildiğiniz zaman en karanlık zamanlardır….” Bu en iyisi içine sadece kendi ülkesinin kadınlarını değil,  dünyada özgür olamayan/özgürlükleri ellerinden alınan kadınları da katarsa, yaygın, birlikte gücü elde edebilir. Gerisi hikaye!… Geriye, kendi tanımı ile; kendi ülkesinin oluşumunda baş rolü oynadığı otoriter rejimlerin gerçeği kontrol ettiği bir dünya kalır… Oradaki kendi yeri sadece büyükanne olmaktır!…

         En iyisini yapmak anlamında verdiği mesajı  kendi gerçeğimizden okursak; otoriter rejimlerin kapsama alanını genişlettiği alana hepimizi yığan mümkün olanın dışına çıkabilecek yeni yollar bulmaktır. Adalet yürüyüşüne bu açıdan bakmalıyız, itildiğimiz tüm dar alanlardan çıkış için arayış…  Bu son satır; sadece Kılıçdaroğlu üzerinden okumaya çalışıp, kendilerinin süreci durdurmak için eleştirinin dışında ne yaptıklarını sorgulamayanlar içindir. “Adalet artık yürüyüşün adı” başlıklı son yazıma eleştiri gönderenlere de ortak yanıtımdır!… Eleştiri ile uğraşacak yerde; her yere elinde terazi taşıyan kadın figürleri ile,“KAYIP ARANIYOR” ilanı asmalılar. Yürüyüş, adaletin kayıp ilanıdır.