CHP ANTALYA MİLLETVEKİLİ DENİZ BAYKAL, TBMM GENEL KURULU’NDA CHP GRUBU ADINA KONUŞTU

 

Baykal, “Herkes bu Anayasa’ya baktığı zaman, Cumhurbaşkanının yetkilerine, Meclisin yetkilerinin azalmasına ve yargıyı Cumhurbaşkanının belirlemesine tepki gösteriyor, "Bu yanlıştır." diyor. Elbette onlar yanlış da herkesin pek üzerinde durmadığı belki en temel yanlış, Cumhurbaşkanının Meclisteki iktidar partisinin aynı zamanda genel başkanı da olabilmesidir. Bundan daha büyük bir hata tasavvur edilemez. Bu, yasama ile yürütmeyi iç içe geçirmek demektir. Cumhurbaşkanı, yani tüm Türkiye’nin temsilcisi olması gereken kişi bir siyasi partinin genel başkanı grup toplantısına katılacak, MYK toplantısına katılacak, o partinin yararlarını, çıkarlarını savunacak, takip edecek. Cumhurbaşkanı AKP Genel Başkanı olacak, AKP Genel Başkanı da yargıyı belirleyecek, Anayasa Mahkemesini belirleyecek, HSYK’ yı belirleyecek.” dedi.

  Milletin egemenliği ve Meclisin üstünlüğü anlayışını temel alan bir asırlık siyasi geleneğimizi tahrip edecek, millî siyasi kültürümüzü çökertecek, millet egemenliğinin yerine şahıs hegemonyasını ikame edecek.Millî egemenlik ortadan kaldırılacaktır.

 

CHP grubu adına  Milletvekili Sayın Deniz Baykal’ın meclis  konuşması. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Baykal, sizin, aynı zamanda şahıslar adına da söz talebiniz var. Yalnız, şahıslar ile grupları birleştirme, en son gruplar adına konuşan şahsa ait iken grupların da mutabakatını da alarak emsal teşkil etmemek kaydıyla şahıslar adına olan söz talebinizle de birleştiriyorum. Dolayısıyla, süreniz, yirmi dakika artı on dakika, otuz dakika. Bir de gruplar adına her konuşmacıya, Hükûmet ve Komisyon da dâhil, beşer dakika da ilave vereceğiz.

Toplam otuz Gruplar adına ilk söz, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Antalya beş dakikada bitirmek kaydıyla sizi kürsüye davet ediyorum.

Buyurun efendim. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA DENİZ BAYKAL (Antalya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; tarihî bir toplantı yapıyoruz, bir Anayasa değişikliği taslağını konuşacağız. Buraya kimseyi suçlamak ya da karalamak için gelmedim. Günlük siyaset yapmak için burada değilim. Türkiye’ye sahip çıkmak için geldim. “Buna ihtiyaç mı var?” derseniz, evet, buna ihtiyaç var. “Bu sana mı düşer?” derseniz, hepimize düşer, evet, bana da düşer. Buraya seçilerek gelmiş siz milletvekilleri gibi ben de bütün siyasi ömrümü bu kutsal çatı altında geçirmiş bir kişi olarak milletime karşı bu noktada konuşmak zorunda olduğumu düşünüyorum. Ayrıca, Türkiye Büyük Millet Meclisinin İstiklal Madalyası’yla onurlandırılmış bir istiklal gazisinin oğlu olarak, babamın helalliğini kazanabilmek için burada konuşmak zorunda olduğumu düşünüyorum. Belki bir daha böyle bir şans hiçbirimiz için olmayacaktır. Türkiye’mizin tarihle ve gelecekle hesaplaşmasında oyumuzla, duruşumuzla bir rol oynayacağımız bir görev anının, bir sorumluluk ortamının içindeyiz. Ne yazık ki böyle bir tarihî karar anına bizi taşıyan, müellifi bilinmeyen ama daha içeriği belli değilken boş kâğıt imzalatılarak önümüze getirilen bir projedir. Bu projenin müellifi belli değildir ama arkasındaki siyasi irade bellidir. Bu proje alelacele, telaşla hazırlanmış, hukuki ve siyasal olgunlaşmaktan uzak bir sipariş projedir. Milletin egemenliği ve Meclisin üstünlüğü anlayışını temel alan bir asırlık siyasi geleneğimizi tahrip edecek, millî siyasi kültürümüzü çökertecek, millet egemenliğinin yerine şahıs hegemonyasını ikame edecek bu tasarı bugün önümüzde duruyor.

Değerli arkadaşlarım, bu tasarıyı ele almadan önce dikkatinizi çekmek istediğim 3 nokta var. Birisi, bu tasarıdan Türk halkının haberi yok. Anayasa’mızın, devletimizin en temel dayanaklarıyla oynayan böyle bir tasarıdan milletin haberi olmadan, alelacele komisyonlarda, Genel Kurulda bu tasarıyı görüşme durumunda kalıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, 80 milyonun kaderiyle ilgili bu vahim tasarı hakkında araştırmalar da gösteriyor ki halkımız hemen hemen hiç bilgilendirilmemiştir. Konunun toplumun hiçbir kesimiyle müzakere edilmediği ortadadır. Üniversitelerin haberi yoktur, hukuk fakültelerinin haberi yoktur, baroların haberi yoktur, sendikaların haberi yoktur, esnaf kuruluşlarımızın haberi yoktur; milletin haberi yoktur. Sanki milleti haberdar etmeden, milleti uyarmadan işi olup bittiye getirme çabası vardır.

Hatırlarsanız daha önce iktidar “çözüm süreci” diye PKK’yla anlaşmanın halka izah edilip kabul ettirilebilmesi için çırpınıyordu. Akil adamlar icat edip, onları bütün Türkiye’de seferber etmişti, aylarca çabalamıştı. Söyler misiniz şimdi, Anayasa değişikliğini millete anlatmak için en küçük bir çaba, gayret sergiliyor musunuz? (CHP sıralarından alkışlar) Bizim anlatmamıza niçin izin vermiyorsunuz? Meclis TV kapatılmış, Allah aşkına bunun bir izahı var mı? Böylesine önemli bir konuyu konuşurken Meclis TV’nin kapatılması milletin haber alma hakkına müdahale anlamına gelmez mi? Kendisine güvenen, projesine güvenen insanlar milletin gözü önünde bu tartışmayı yapmaktan niye kaçınır? Kısıtlı süreler içinde, yirmi dakika içinde konuşup, projenin iç yüzü daha anlaşılmadan işi “olup bitti”ye getirme çabası var; çok açık söylemek zorundayım, bunu söylememek iyi niyet değil değerli arkadaşlar. Bu, doğru değildir. Bu, sizin, teklifinize güvenemediğinizi gösterir. Karda kışta, zemheride bu telaş niye, bu acele niye? Bırakın millet gerçekleri öğrensin. Acele etmeyin, acele işe şeytan karışır.

Milletvekillerine boş kağıdı imzalattırıp, milletin anlayıp öğrenmesine fırsat vermeden Anayasa’yı değiştiremezsiniz, cumhuriyeti tahrip edemezsiniz. Bu işler böyle olmaz. Eğer oldurmaya çalışıyorsanız bu işin içinde bir çapanoğlu var demektir, olmaması gerektiğini siz de bilirsiniz çünkü. Öyle yapmak zorunda kalmışsanız eğer bu işin içinde bir çapanoğlu var, bir sıkıntı var. (CHP sıralarından alkışlar) Gümrükten mal mı kaçırıyorsunuz? Eğer size birileri “Uzatmayın, bir an önce bitirin bu işi.” dedi diye yapıyorsanız, ona söylemeniz gereken şey şuydu: “Size saygı duyarız ama millete ve Meclise daha çok saygı duyarız; onun için önce millete bu işi anlatmanız lazım.” (CHP sıralarından alkışlar) Bunu söylemenizi beklerdik. Milletin arkasından talimatla oyun çevirmek kimseye yakışmaz.

Değerli arkadaşlarım, kimsenin haberi yok, bu tasarıyı olağanüstü hâlde konuşuyoruz, bu anayasa paketini bir olağanüstü hâl rejimi altında konuşuyoruz. OHAL’i üçüncü kez bütün Türkiye’de daha yeni uzattık. Olağanüstü hâl Anayasa’ya aykırı bir biçimde, OHAL gerekçelerinin kapsamı dışında uygulamalarla sürdürülüyor. Kararnamelerle yargı yetkileri kullanılıyor. İdari kararların ne zaman ve nasıl yargı denetimi altına alınacağı hâlâ belirsiz. 163 general tutuklu, 150 yüksek yargıç -Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve HSYK üyesi- tutuklu, 2.194 hâkim ve savcı tutuklu, 6.269 subay tutuklu, 80 bin kamu personeli ihraç edildi, 50 bin kamu personeli soruşturuluyor, 230 şirkete kayyum atandı, hâlâ her yeni kararnameyle yüzlerce kişinin işine son veriliyor. OHAL kararları yargı süzgecinden geçirilebilmiş, yargı denetimi altına alınabilmiş değil. Cumhuriyet tarihinin en kanlı terör saldırılarını yaşıyoruz. Bir buçuk yılda 38 terör saldırısında 516 kişi hayatını kaybetti. Sadece şu son altı ayda, OHAL döneminde 17 saldırıda 214 kişi hayatını kaybetti. Suriye’de 47 askerimiz şehit düştü. Ekonomi alarm veriyor. Suikast timleri onlara kol kanat geren mülteci hemşehri kolonileriyle birlikte kentlerimizde yuvalanmış. Güvenlik krizi sizi muhalefet liderlerine zırhlı araba teklif etme noktasına kadar getirmiş.

Bütün bunları “Türkiye’yi on beş yılda ne hâle getirdiniz?” diye şikâyet etmek için söylemiyorum. “Allah aşkına, bu ortamda, OHAL rejimi altında bu Anayasa değişikliğini, referandum yapma düşüncesini nasıl oluyor da aklınızdan geçirebiliyorsunuz?” diye sormak için söylüyorum. Millet can derdinde, birileri et derdinde.

Değerli arkadaşlarım, OHAL’in altıncı ayındayız. Her gün yeni gözaltılar, tutuklamalar, birbiri ardına terör saldırıları, bombalamalar, şehit haberleri. Millet ülkenin her yerinde acı ve matem içinde. Yasını tutmaya çalışan, matemini yaşayan insanlara “Hadi koş, bana oy ver.” diyeceksiniz. Bu bana bir kargaşa ortamında ayıplı malını pazarlamaya çalışan kurnaz bir tüccarı hatırlatıyor.

OHAL rejimi içinde yapılacak bir Anayasa değişikliği hukuk vicdanıyla, demokrasi ahlakıyla bağdaştırılamaz. Başta Fransa olmak üzere birçok demokratik ülkede olağanüstü hâlde anayasa değiştirmek mümkün değildir. Sayın Başbakanın da bir süre önce OHAL altında referandum yapmanın doğru olmadığını söylediğini hatırlıyorum. OHAL altında Anayasa’yı görüşmeye başladık bile. Böyle olması hem Başbakanın saygınlığına ağır bir darbe vurmuş hem de tasarının demokratik meşruiyetini ve hukuki saygınlığını daha işin başında şimdiden tahrip etmiştir. Hükûmetin de ötesinden kaynaklanan bu acelecilik ve dayatmanın “Olağanüstü hâl falan dinlemem.” diyen o anlayışın altında yatan halkın bilgilenmesinden, teklifin iç yüzünün ortaya çıkmasından duyulan telaş ve korkudur. Basın baskı altında, 147 gazeteci tutuklu, düzinelerde gazeteci siyasi baskılarla işinden atılmış, televizyonlar sindirilmiş, dışarıda OHAL Mecliste sıkıyönetim. Meclis Televizyonu’nu kapatıp yirmişer dakika grupları konuşturarak yapacağınız işten hayırlı bir sonuç çıkmaz. Söz konusu olan dünyanın en şerefli, millî kurtuluş mücadelesiyle kurulmuş, Meclis üstünlüğüne dayalı bir cumhuriyet rejiminin kaderidir. Milletin haberi yok, olağanüstü hâl altında anayasa değiştiriyoruz ve ilk kez Türkiye’de 12 Eylülden bu yana uzlaşma olmadan bir anayasa değişikliği hayata geçirilmek isteniyor. 18’inci anayasa değişikliği paketini görüşüyoruz; 17’si de uzlaşmayla geçmiştir, 17’si de mutabakatla geçmiştir ama şimdi, ilk kez milleti ikiye bölecek bir temelli anayasa zorlamasına iktidar davetiye çıkarmaktadır hâlbuki bugün her zamankinden çok daha fazla uzlaşmaya ve millî dayanışmaya ihtiyacımız var.

Bir yanda, Türkiye’nin bir millî devlet olarak varlığına yönelik dış kaynaklı komplolar, tuzaklar, öte yanda, uzun süredir iktidarın izlediği yanlış, tutarsız iç ve dış politikaların oluşturduğu bir tehdit ortamı; her ikisiyle aynı zamanda karşı karşıyayız. Böyle bir tehdit ortamında yeni bir rejim gerilimini tahrik etmenin Türkiye’yi kutuplaştıracak, daha da kutuplaştıracak, daha da kamplaştıracak böyle bir girişimi akılla, sağduyuyla izah etmek mümkün olabilir mi? Eğer rejimin temeli konusunda uzlaşamazsanız egemenliği çatlatırsınız.

Değerli arkadaşlarım, bu getirilen anayasa değişikliği, sıradan, alışılmış, bundan önceki 17 paket gibi bir değişiklik değil, bu, Anayasa’nın temellerini, egemenlik anlayışını, ana kurumların konumunu ve birbirleriyle ilişkisini dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde olmadığı kadar allak bulak edecek bir proje.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de Anayasa’nın temelinde millî egemenlik anlayışı ve Meclisin üstünlüğü var. Bu tasarı millî egemenlik anlayışını tahrip edecektir; milletin üstünlüğünü, Meclisin üstünlüğünü ortadan kaldıracaktır. Meclis üstün olmaktan çıkacaktır, eşit bile olamayacaktır. Millî egemenlik ortadan kaldırılacaktır.

Değerli arkadaşlarım, bakın, burada Meclis olarak çalışıyoruz. Bu Meclisin arkasında millet var, millî irade var. Tümüyle Türkiye milleti Türkiye Büyük Millet Meclisinin arkasında, yüzde 100’üyle. Her siyasi görüşten parti varız, her kimlikten, her etnisiteden, her inançtan, her mezhepten insanlarız çünkü Türkiye böyle, o Türkiye de buraya yansıyor. Onun için burası egemen, onun için bütün organların üzerinde olmak durumunda. Ama şimdi ilk kez bir seçim yapacağız; yüzde 51’le bir Cumhurbaşkanı seçeceğiz; seçeceğimiz Cumhurbaşkanı bu milletin yüzde 100’ünü temsil eden organın temel yetkilerini alacak -yasamanın bir kısmı dâhil- denetlemeyi tümüyle ortadan kaldıracak, yargıyı alacak ve yeni bir anlayışla bir devlet mekanizması ortaya çıkacak. Herhangi bir demokratik ülkede bunun bir benzeri var mı Allah aşkına?

Değerli arkadaşlarım, böyle bir ortamda bu kadar köklü bir Anayasa değişikliğini zorlayarak geçirmeye çalışmak yapılabilecek en büyük yanlıştır, en büyük hatadır. Bu kadar yanlış, bu kadar hata niye yapılıyor, niye yapılıyor? Bir telaş var, bir acele var, bir işi bağlama gayreti var, “Bir fırsat çıktı, aman bu fırsatı kaçırmadan derhâl bunu bitirelim.” anlayışı var; bu, bütün o hatalara yol açıyor.

Değerli arkadaşlarım, getirilen Cumhurbaşkanı sadece bildiğimiz Cumhurbaşkanı olmayacak; dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde görülmeyen bir şekilde iktidar partisinin de genel başkanı olacak. Herkes bu Anayasa’ya baktığı zaman, Cumhurbaşkanının yetkilerine, Meclisin yetkilerinin azalmasına ve yargıyı Cumhurbaşkanının belirlemesine tepki gösteriyor, “Bu yanlıştır.” diyor. Elbette onlar yanlış da herkesin pek üzerinde durmadığı belki en temel yanlış, Cumhurbaşkanının Meclisteki iktidar partisinin aynı zamanda genel başkanı da olabilmesidir. Bundan daha büyük bir hata tasavvur edilemez. Bu, yasama ile yürütmeyi iç içe geçirmek demektir. Cumhurbaşkanı yani tüm Türkiye'nin temsilcisi olması gereken kişi bir siyasi partinin genel başkanı grup toplantısına katılacak, MYK toplantısına katılacak, o partinin yararlarını, çıkarlarını savunacak, takip edecek. Cumhurbaşkanı AKP Genel Başkanı olacak, AKP Genel Başkanı da yargıyı belirleyecek, Anayasa Mahkemesini belirleyecek, HSYK’yı belirleyecek.

Değerli arkadaşlarım, sağduyumuzu mu kaybettik Allah aşkına? Bir siyasi parti genel başkanına Anayasa Mahkemesinin üyelerini belirleme hakkı verilebilir mi? Cumhurbaşkanına parti genel başkanı olma yetkisini, imkânını tanıdığınız anda işte siz bunu yapmış oluyorsunuz ve bu, hiçbir şekilde kabul edilebilir, sürdürebilir bir olay değildir.

Tarafsızlık yemini edecek Cumhurbaşkanı, “Ben tarafsızım.” diyecek. Ya, kimi aldatıyoruz? Ne bu samimiyetsizlik? Anayasa’ya yansımış bir samimiyetsizlik. Parti genel başkanı tarafsız olarak yemin edecek. Yani aynı kişi Cumhurbaşkanı Köşkü’nde tarafsız olacak, parti genel merkezinde AKP’li olacak, Başbakanlıkta Başbakanlık yapacak.

Değerli arkadaşlarım, bunlar yanlış. Bakın, bu, parti devletini oluşturmak demek, siyaseti devletin temeline sokmak demek. Türkiye’de valilerin il başkanı olduğu bir dönemden başladı 1930’larda. Bugün geldiğimiz noktaya geldi bir büyük süreçle. Bu sürecin en kritik aşamasında 1947’de 12 Temmuz Bildirisi vardır. İsmet İnönü, hukuken, partili Cumhurbaşkanı konumundayken bundan rahatsız olarak partilerüstü bir Cumhurbaşkanı olmaya gayret göstermiştir, kucaklamaya çalışmıştır muhalefeti, adil davranmaya çalışmıştır ve daha sonra bu hukuki durum değişmiş, önce fiilî olarak İnönü’nün çabasıyla, daha sonra da hukuki olarak değişmiş, bugünlere gelmişiz. Şimdi, biz “tarafsız” diye Anayasa’da tarif edilen Cumhurbaşkanını parti genel başkanı yapmaya çalışıyoruz. Nereye gidiyorsunuz arkadaşlar? (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, Cumhurbaşkanı, Meclisi tek başına gerekçesiz fesih yetkisine sahiptir. Esad sahip değildir, Esad, Meclisi gerekçesiz feshedemez; gerekçe gösterecek, üstelik gösterdiği gerekçeyi de bir başka defa kullanamayacak. Biz hiç gerekçe bile göstermeden feshedeceğiz. Kim,  kimi feshediyor? Yüzde 50, yüzde 100’ü feshediyor arkadaşlar. Yüzde 51’le seçiliyorsun, yüzde 100’ü feshediyorsun. Türkiye Büyük Millet Meclisi kendini normal bir siyasi irade sergileyerek feshetmek durumunda değil, illa 360’ı alacak.

Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinin 12’sini Cumhurbaşkanı şapkasıyla atayacak, 3’ünü de iktidar partisinin genel başkanı sıfatıyla buradaki oylamalarla belirleyecek. Sonra da o mahkemede Cumhurbaşkanı bir ihtiyaç ortaya çıkarsa yargılanacak. Değerli arkadaşlarım, ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet? Anayasa Mahkemesini ne hâle getiriyoruz?

HSYK’yı gene aynı şekilde Adalet Bakanı ve müsteşarıyla doğrudan atıyor. Ondan sonra 5 üyeyi gene kendisi atıyor. Geriye kalan azınlığı da Meclis seçiyor. Nasıl seçiyor? Gene iktidar partisinin yani parti genel başkanı konumuna gelmiş Cumhurbaşkanının talimatlarıyla seçiyor.

Değerli arkadaşlarım, yardımcıların milletvekili olması şart değil ama o yardımcılardan birisi belki Cumhurbaşkanın yerine gelebilir. Anayasa’da bir maddeyle bu halledilebilirdi, söylenebilirdi.

Güvenoyu yok. Cumhurbaşkanı hiç kimseden güvenoyu almadan kabine kuracak. Kabine yüzde 50’yle oluşan bir Cumhurbaşkanının iradesiyle oluşacak ve yüzde 50’yle oluşan bir irade, yüzde 100’le oluşan bir Meclisi feshedebilecek. Meclisin kendisini feshedebilmesi ancak 360 oyu bulabilmesine bağlı.

Olağanüstü hâl kararnamesi çıkarma hakkına sahip başkan. Olağanüstü hâl ilan etme hakkına sahip. Olağanüstü hâl var diye kararname çıkarmaya yetkili. Çıkaracağı kararnameyle Anayasa’yı değiştirme imkânı var. Değerli arkadaşlarım, Anayasa’yı değiştirme yetkisini veriyoruz, farkında mısınız Allah aşkına?

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Nereden çıkartıyorsun ya, nerede yazıyor bu?

DENİZ BAYKAL (Devamla) – Çok açık, en küçük bir tereddüdünüz olmasın. Anayasa Mahkemesinin kararı var. Daha yeni aldığı karar, bu son olağanüstü hâl çerçevesinde aldığı karar, Anayasa Mahkemesi diyor ki: “Olağanüstü hâl kararnamesiyle ilgili Anayasa’ya aykırılık iddialarını ben dinlemem.”

BAŞBAKAN YARDIMCISI VEYSİ KAYNAK (Kahramanmaraş) – Anayasa’da öyle yazıyor.

DENİZ BAYKAL (Devalmla) – Anayasa Mahkemesinin olağanüstü hâli anayasal denetime tabi tutmayacağını açıklaması karşısında, olağanüstü hâli kimseye bilgi vermeden, istişare etmeden, yetki almadan…

BAŞBAKAN YARDIMCISI VEYSİ KAYNAK (Kahramanmaraş) – Anayasa’nın 148’inci maddesi öyle yazıyor.

DENİZ BAYKAL (Devamla) – …tek başına ilan eden kişi olağanüstü hâl için de o kararnameyi yürürlüğe koyar, onun Anayasa’ya aykırı olması hâlinde de onu denetleyecek bir merci yoktur.

Değerli arkadaşlarım, kamu yönetimini kararnameleriyle şekillendirir yani “Yürütmeyi o işletir.” değil, yürütmeyi tanzim eder yani yürütme yetkilerini de o kullanır, kapatacağı bakanlıkları kapatır, istediği yeni bakanlıkları kurar, kamu tüzel kişiliklerini ihdas eder, devleti tepeden tırnağa tek başına götürür. Peki, bu kadar büyük yetkiler kullanan birisi denetlenebilir mi? Hayır, denetlenemez. Gensoru yok, güvenoyu yok, Meclis araştırması veya Meclis soruşturması yok… (AK PARTİ sıralarından “Var, var” sesleri)

SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ (Erzurum) –  Siz okumamışsınız.

DENİZ BAYKAL (Devamla) – Meclis soruşturması… Bunu bir inceleyin.

OSMAN AŞKIN BAK (Rize) – Var efendim.

DENİZ BAYKAL (Devamla) – Meclis araştırması ile Meclis soruşturmasını karıştırmayın değerli arkadaşlar.

MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) – Sayın Genel Başkanım, Meclis soruşturması var efendim.

LEVENT GÖK (Ankara) – Olmayacak şekilde var.

DENİZ BAYKAL (Devamla) – Evet, 360 üyeyle, 400 üyeyle… Şimdi ona geleceğim.

Şimdi, bakın, buradaki olay şu değerli arkadaşlarım: Denetleme mantığı, icraya -Cumhurbaşkanı dâhil, bakanlar dâhil, Cumhurbaşkanı yardımcıları dâhil- yönelik denetleme anlayışı “Ortada bir suç varsa verirsiniz mahkemeye.” anlayışıdır. Bakın, o var sadece, onu söylüyorum, Meclis soruşturması ve denetleme daha geniş bir olay, illa bir cezai suç gerektiren bir ihlalin olması şart değil. Bir denetleme imkânı yok. “Suç varsa ver mahkemeye." diyor. Nasıl vereceğiz? Suçun olduğunu iddia edenlerin yapması gereken şey önce 300 üyeyi bulup teklif etmek, daha sonra 360 üyeyi bulup Komisyonda sevk kararı çıkarmak, ondan sonra da 400 oyu bulup Yüce Divana sevk etmek. Ya, bu suç teşkil eden bir olayın dışında bir yanlış yok mu? Bu yanlışı Meclisin söyleme hakkı yok mu? Bir denetleme imkânı getirmenin ülke için bir yararı yok mu? Böyle bir mekanizma var mı? Bunların hiçbirisi yok.

Değerli arkadaşlarım, bir suç varsa bulursun 400 milletvekilini, mahkemeye verirsin mantığı. Peki, mahkemeye veririz, bizi kim yargılar? Benim tayin ettiğim Anayasa Mahkemesi üyeleri; 12’sini doğrudan, 3’ünü de dolaylı oraya getireceğim. Şimdi, ayrıntılara girmek istemiyorum, bunları hep biliyoruz.

Şimdi değerli arkadaşlarım, bakın, bütün bunlar bu düzenlemenin hangi anlayışla yapıldığını bize gösteriyor. Sayın Başbakan bu konularda gerekçelerini ifade ediyor zaman zaman, diyor ki: “Biz bunu istikrarı sağlamak için yapıyoruz.” Allah aşkına, Türkiye’de istikrar sağlamaya ihtiyaç mı var? On dört yıldır, on beş yıldır iş başındasınız, tek başınıza hükûmetsiniz, istediğinizi yapıyorsunuz. Yani, “İstikrar ihtiyacı nereden geliyor?” denildiği zaman diyorlar ki ya da Sayın Başbakan düşünüyor ki: “Efendim, bugün değil, gelecekte istikrarsızlık ihtimali var. Biz bir süre sonra istikrarsızlık olabilir diye bugünden telaşla, alelacele, milleti bilgilendirmeden, olağanüstü hâl altında, Meclisin etrafını polislerle kuşatarak; gazlar, coplar kullanarak bir an önce bunu geçirmeye çalışıyoruz.” Niye? Gelecekteki bir tehdidi, tehlikeyi bertaraf etmek için. Değerli arkadaşlarım, bu düzenleme hiçbir şekilde gelecekteki bir tehdidi bertaraf etmeye yönelik bir düzenleme değildir. İstikrar diye bir problem var da istikrar nereden kaynaklanıyor? Ortalık çok karışık, Türkiye böyle bir dönemi hiç yaşamadı, kan gövdeyi götürüyor, “Ne var bunun altında? Niye böyle bir manzarayla karşı karşıyayız?” diye düşündüğümüz zaman gördüğümüz şudur: Bunun altında bir anayasal kriz yok değerli arkadaşlar, bir anayasal yetersizlikten dolayı…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Baykal, süreniz doldu lakin bir üç dakika daha süre uzatımı yapacağım. (CHP sıralarından “Beş dakika… Beş dakika…” sesleri) Yetmediği zaman iki dakika daha vereceğim toparlayasınız diye.

DENİZ BAYKAL (Devamla) – Kaç dakika oldu? Yirmi mi?

BAŞKAN – Otuz dakika doldu, şimdi ilave süreyi veriyorum size, lütfen tamamlayın.

Buyurun.

MUHARREM İNCE (Yalova) – Niye taksitle veriyorsun? Beş dakika versene.

DENİZ BAYKAL (Devamla) – Yani, istikrar gerekçe olarak söyleniyor, bunun hiçbir inandırıcı tarafı yoktur. Türkiye’nin şu andaki problemi bambaşkadır ve bu, Anayasa’dan kaynaklanmamıştır, bu, doğrudan iktidarın uzun süredir uygulamalarından kaynaklanmıştır. İktidar geride bıraktığımız on beş yıl içinde giderek ülkeyi daha da karmaşık, daha da yüksek krizler ortamına doğru sürükledi. Bunun altında yatan hiçbir şekilde anayasal bir gerekçe yoktur, bu, sadece iktidarın yanlış politikalarındandır. Yanlış bir Suriye politikası izlediniz, onun sonuçlarıyla bugün Türkiye hesaplaşıyor; yanlış bir terör politikası izlediniz, izlediğiniz terör politikasıyla Türkiye hesaplaşıyor; FETÖ konusunda tamamen yanlış, siyaseten yanlış, hukuken yanlış, büyük hatalar yaptınız, şimdi o hataların sonucunda Türkiye allak bullak; yolsuzluklarla mücadeleyi bir kenara bıraktınız, görmezlikten geldiniz, onun sorunları Türkiye’yi sarsmaya devam ediyor.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin sorunu Anayasa sorunu değil. Ülkeyi yönetenlerin hata yapmasına imkân vermeyecek bir anayasa düzenleme yetkisi hiçbir anayasada bulunamamıştır, hiçbir anayasada siyasetçi hatasını bertaraf edecek önlem yoktur. Olay, sorumlu insan olma, iyi siyasetçi olma, devlet adamı olma, bugünü değil yarını düşünme, günlük çıkar için, siyasi çıkar için ülkeyi sıkıntıya sokmama olayıdır. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bu tasarı önümüzde. Ben inanıyorum ki eğer bu tasarı geçerse Türkiye çok büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalacak. Yani, biz Büyük Millet Meclisinin özünü, temelini -Büyük Millet Meclisinin değil sadece- onun arkasındaki milletin haklarını maalesef bir tek kişiye emanet etme konumundayız. Böyle bir tablo içinde bizim dikkat etmemiz gereken konu, sorumluluğumuzun ne kadar yüksek olduğudur. Ben inanıyorum ki bu büyük yanlışı önleyebilecek organ, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Şimdi, hepimiz büyük bir sorumlulukla karşı karşıyayız. Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarihine, Anayasa'daki konumuna ve sorumluluk duygusuna yakışan bir şekilde bu proje karşısında “Bu yanlıştır.” diyebilmelidir, buna ihtiyaç var. Bu söylenebilir, söylenmelidir. Bunun söylenmesi Türkiye için de inanıyorum ki AKP için de herkes için de yararlıdır. Bu proje muhalefete karşı değil, AKP iktidarına karşıdır. (CHP sıralarından alkışlar) Bu proje Türkiye'de Başbakanlığı ortadan kaldırıyor. Ya, niye kaldırıyorsunuz? “E, iktidar çatışması var.” Dünyanın hiçbir yerinde yok yani burada mı var? Ne olacak iktidar çatışması olsa? “Ya, ben kimseyi ikna etme mecburiyetinde kalmamalıyım, aklımdan geçen projeyi derhâl hayata sokabilmeliyim. Benim elimi serbest bırakın.” E, peki, hadi Başbakanlığı verdik, AKP genel başkanlığını niye alıyorsun? “AKP genel başkanlığını da bana verin.” AKP genel başkanlığını vermiyoruz, sana yasamayı veriyoruz, yasamanın yarısını emanet ediyoruz. Milletvekillerini sen yazacaksın, senin imzanla milletvekili listesi Yüksek Seçim Kuruluna teslim edilecek ve sen o listeyle çoğunluğu oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi karşısında dengeli bir yönetim yapacaksın, olacak şey mi! Bu, milletin elindeki, o yüzde 100’ün elindeki iktidarın bir kısmını Meclisin içinden ve bir kısmını da doğrudan anayasal düzenlemelerle alıp götürmektir. Yanlıştır, buna izin vermeyelim, bunu verirseniz beni inanıyorum ki Türkiye büyük sıkıntıların içine girer, vermezseniz de Türkiye'nin önünde büyük ufuk açılır. Bu tasarı bu Mecliste reddedilirse Türkiye'nin önünde büyük ufuk açılacağına ben içtenlikle inanıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

ABDULLAH NEJAT KOÇER (Gaziantep) – Allah Allah!

DENİZ BAYKAL (Devamla) – Evet, yani, Türkiye çok rahatlayacaktır, siz rahatlayacaksınız, yani siz kimliğinizi kazanacaksınız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

DENİZ BAYKAL (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bütün yetkiler sarayda. Biz Dolmabahçe Sarayından egemenliği Ankara’ya Meclise getirdik, şimdi siz Ankara’da Meclisteki egemenliği götürüp Beştepe’deki saraya emanet ediyorsunuz. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Baykal, süreniz doldu.

DENİZ BAYKAL (Devamla) – O egemenliği siz saraya emanet edebilirsiniz ama şunu herkesin bilmesini isterim ki biz kapı kulları değiliz, orada bir saray olabilir ama bu Meclis kapı kullarının Meclisi olamaz, olmamalıdır.

(CHP sıralarından “İki dakika daha süre verecektiniz.” sesleri, gürültüler)

BAŞKAN – Bir saniye arkadaşlar, farkında değilsiniz. İnsicamını bozmamak için, iki dakikayı da verdim de farkında değilsiniz,

Sayın Baykal, tamamlayın lütfen.

İki dakikanız daha da geçmişti, beş dakika ek süre veridim size.

(CHP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Grup başkan vekilleriniz biliyor arkadaşlar, lütfen, bilmeden konuşmayın.

DENİZ BAYKAL (Devamla) – Yani böyle önemli bir konu konuşulurken Sayın Başkanın ya da yönetimin bu hassasiyeti beni çok duygulandırıyor. (CHP sıralarından alkışlar) Yani, 1 Mart Tezkeresi’ni konuşurken, selam olsun, kulakları çınlasın, o zamanki Meclis Başkanımız -gene yirmi dakikaydı, aynı İç Tüzük- dedi ki: “Bir yirmi dakika daha.” Ben bitiremedim kırk dakikada. Dedi ki: “Türkiye'nin, devletin çok temelli sorunlarını konuşuyoruz, bir yirmi dakika da ben size veriyorum, bir yirmi dakika daha konuşun." dedi. (CHP sıralarından alkışlar) Ve Sayın Bülent Arınç’ın katkısıyla, desteğiyle bir saat konuştuk. Şimdi Türkiye'de devletin temellerini sarsacak olan, kişi hegemonyasını millet egemenliğinin yerine geçirecek olan Meclis üstünlüğünü milletvekillerinin eliyle bertaraf edecek olan bir tasarıyı görüşüyoruz, büyük bir bonkörlükle Sayın Başkan bize iki dakika daha verdiğini söylüyor.

Değerli arkadaşlarım, bu Meclisin çatısını bombalayan generaller ve pilotlar akıllarını birisine emanet etmişlerdi, kiralık akıl sahibiydiler. Siz aklınızı kimseye emanet etmeyin. (AK PARTİ sıralarından “Millete, millete” sesi) Siz aklınızı kimseye kiralamayın.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Baykal.

DENİZ BAYKAL (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, alacağınız kararın milletimize hayırlı olmasını diliyorum. Öyle anlaşılıyor ki bu konuyu her platformda konuşmak durumunda kalacağız. Ben…

İMRAN KILIÇ (Kahramanmaraş) – Milletin dediği olur.

DENİZ BAYKAL (Devamla) – Evet, milletin dediği olur. Bunu millete anlatmaya çalışacağız, hep beraber anlatmaya çalışacağız.

Kapatmayın, televizyonu kapatmayın, süreleri kısıtlamayın, alelaceleye getirmeyin, TOMA’ları oraya sürmeyin. Bırakın herkes konuşsun. Daha şimdiden anlayış belli oluyor.

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Baykal.

DENİZ BAYKAL (Devamla) – Evet, çok teşekkür ederim Sayın Başkan. (CHP sıralarından ayakta alkışlar)

BAŞKAN – Çok teşekkür ediyorum, çok sağ olun.