Tümgeneral Mustafa Kemal birinci defa 7. Ordu komutanı iken.  Başkomutan Vekili Enver paşa (önde), Cemal Paşa (sağ eli cebinde)

1 Eylül 1918 günü ikinci kez 7.Ordu komutanlığını kabul edip göreve başladığı Filistin’den bir yıl önce Osmanlı imparatorluğunun geleceğinin karanlık olduğunu vurguladığı ünlü raporuna İstanbul’daki merkezi yönetim kayıtsız kalmıştı. İlk kez komutanlık görevini aldığı günlerde olanları, daha sonra Falih Rıfkı Atay’a şöyle anlatmış.

 

“Yıldırım Ordusu Kumandanlığı’nı alıp İstanbul’dan Halep’e hareket edeceğim günün gecesi idi. Falkenhein karargâhında bulunan bir Türk Erkan-ı Harb zabitinin (kurmay subayının) refakatinde, bir genç Alman zabiti Akaretler’deki 76 numaralı evime geldi, ufak zarif sandıklar içinde Falkenhein tarafından bana bazı şeyler getirdiğini söyledi. O “şeyler”in kendilerini kabul ettiğim odaya getirilmesini söyledim. Salon kapısının yanına ufak sandıklar istif edildi.

- Bunlar nedir, dedim.

Alman zabit dedi ki:

- İstanbul’dan ayrılıyorsunuz. Size, Mareşal Falkenhein tarafından bir miktar altın gönderilmiştir.

Kimseye hiçbir ihtiyacımdan bahsetmemiştim. Fakat zannettim ki mareşal bu parayı ordunun ihtiyacına sarf edilmek üzere göndermişti, onun için tercümanlık yapan Türk zabitine dedim ki:

- Bu sandıklar bana yanlış geldi. Ordunun Levazım Reisi‘ne göndermek lazımdı. Benim için fazla kâfidir.

Muhatabım sözlerimi Alman zabiti’ne nakletti.

Zabit hemen:

- Efendim o başka. Dedi.

Bizim zabitimize:

- Paranın miktarını bu zabitten iyi tahkik et, huzurunda alındığına dair bir senet yaz, ver, imza edeyim dedim.

Bu zat emrimi yaptı, fakat zabit imzalı senedi kabul etmek istemedi, tekrar:

- Bu zabit bilmiyor, dedim, senedi alsın ve mareşale versin, sizde bu paraları gelip alması için Levazım Reisi’ne haber gönderiniz.

Tabii iş böyle oldu: Sandıklar ordunun levazım reisliğinde ve benim bunlara karşı verdiğim senet de Falkenhein’in mahrem dosyasında birkaç ay bekledi.1

Yedinci Ordu Kumandanlığı’ndan kendimi affettikten sonra kumandanlığa vekil bıraktığım Ali Rıza Paşa’ya bu sandıkları teslim ettim. Ve kendisinden aldığım senedi o vakit yaverlerim bulunan Cevat Abbas, Salih Bozok beylere vererek kendilerine şu emri verdim.

“- Hemen Falkenhein’in karargâhına gideceksiniz, bizzat kendisi görüp bu senedi vereceksiniz ve benim kendisinde bulunan senedimi alacaksınız,” dedim.

Yaverlerim bizzat Falkenhein’i görmek için biraz güçlükle karşılaşmakla beraber emrimi yapmışlar. Biraz sonra yanıma gelerek dediler ki:

- Mareşal Falkenhein size böyle bir para vermiş olduğunu hatırlamıyor ve bu para hakkında sizin imzanızla hiçbir vesikanın kendisinde bulunduğunu bilmiyor. Onun için Ali Rıza Paşa imzalı senedi de kabul etmiyor.

Tekrar yaverlerime dedim ki:

“- Şimdi size emir veriyorum. İkiniz tekrar Falkenhein’in odasına gireceksiniz ve diyeceksiniz ki,

-verdiğiniz altınlar olduğu gibi durmaktadır. Buna karşı size senet verilmiştir. Senet olmadığını iddia etmek, altınların varlığını ortadan kaldırmaz. Vesikayı kaybetmiş olabilirsiniz, o halde verdiğiniz altınları size iade edeceğiz, aldığınıza dair siz bir vesika veriniz ve diyeceksiniz ki (BİZİ) BURAYA GÖNDEREN KUMANDANIN ALTIN KARŞILIĞI MEMLEKET MENFAATLERİ ÜZERİNDE MÜSAMAHA GÖSTERECEK İNSANLARDAN OLMADIĞINI ÇOKTAN ÖĞRENMELİ İDİNİZ. Hâlâ bunda tereddütünüz varsa kumandanımız bunu size ve efkar-ı umumiyeye (kamuoyuna) daha başka türlü de ispat edebilir. Paralarınız duruyor fakat bu paralardan daha çok kıymetli olan “Mustafa Kemal” imzası sizde kalamaz-

ve müsbet netice alamadıkça karşıma gelmeyeceksiniz.”

 

Emir verdiğim arkadaşlar grup kumandanı Falkenhein’i tanıyan adamlar değildi. Fakat beni çok iyi tanıyorlardı. Onun için bir saat sonra Falkenhein’in elinden benim imzam bulunan kağıt parçasını alıp dönmüşlerdi.

Kolayca tahmin etmek mümkündür ki Mareşal Falkenhein beni, belki benden başka birçoklarını böyle sandıklarla altın vererek igfal etmek zorunda idi…”.

1 Birkaç ay sonra Gen. Mustafa Kemal, Mareşal Falkenhein’in devlet menfaatlerini Alman çıkarlarına feda eden tutumları yüzünden mareşal ile yaşanan ağır tartışma sonucu Osmanlı İmparatorluğuna giderek yaklaşan karanlık geleceğini, üst makamlara bir rapor ile duyurmuştur. Ünlü rapora karşı Enver Paşa’nın kayıtsız kalması üzerine kendi kendisini görevden almıştır.

İstanbul’a hareket edeceği zaman tren biletini alacak parasının olmadığını o zaman öğrenmiş olduğunu Falih Rıfkı Atay’a olan anlatısını aktaran yaveri Cevat Abbas Gürer’in “Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl” isimli anısından öğreniyoruz.

 

“Tarihine ilgisizler, onu çarpıtanların sözcüsü olmaktan kurtulamazlar.”

 

1863 Selanik doğumlu yazar Fazlı Necip’in “Rumeli’yi Neden kaybettik?” isimli eseri, iki yıl boyunca “Türk Hayatı” adlı dergide yayınlanmış ancak kitaplaştırılamamıştır. Hemen her paragrafında, ibret verici gerçekleri ele alıp işleyen yazar tam bir Türk aydını ve yurtseveridir.

 

Fazlı Necip, çok iyi bir gözlemciydi. İzlemeye aldığı II. Abdülhamid’in nafia ve maliye bakanlığını yaptıktan sonra Selanik’e vali olarak görevlendirilenMustafa Zihni Paşa (1891 - 1895), İstanbul çocuğu, zayıf, cılız, nazik bir kişiydi. Paşa, gözden düşmüş olarak geldiği için üzgün olsa da, bu memlekete küskünlük göstermedi. Çok çalıştı. Namusluluğu hakkında söyleyecek bir şey bulamayanlar, hiç olmazsa şöyle konuşuyorlardı:

-Paşa, büyük gravyer peyniri içinde yuvasını yapmaya muvaffak olan farenin: “Ben artık dünyadan elimi eteğimi çektim” demesi çeşidinden bir namusluluk gösterisi yapıyor. Maliye ve Nafia nezaretlerinde bunca yıllar bulunduktan ve milyonlara konduktan sonra, artık Selânik’te üç beş bin liraya neden tenezzül etsin?...

 

Mustafa Zihni

 

Makedonya meselesi, ilk olarak belirli bir şekilde, Zihni Paşa’nın Selânik valiliği sırasında patlak vermiş, taraf taraf birçok Bulgar çeteleri dağlara çıkmışlardı. Bu yüzden Zihni Paşa, gece geç vakitlere kadar vali konağında kalır, şifreli telgraflarla uğraşır, bu ihtilâl başlangıcının önüne almaya çalışırdı. Ben de, bu işler için vazife ile sık sık, paşanın konağına gider ve gece yarılarına kadar yanında kalırdım.

Zihni Paşa’nın, siyah sakallarla çevrili sarı ve zayıf çehresi üzerinde, zekâ nurları saçan bir çift güzel gözü vardı. Bakışlarının tesiri, bunların derin bir nezaket ve şefkatle dolu olmasından ileri gelirdi. Vücudunu ileri doğru eğerek ve hafif bir kambur yaparak, çok yaşlı bir adam gibi, iki tarafa sallana sallana tuhaf bir yürüyüşü vardı. Fakat bu hâli de sevimli idi. Önemli bir şey yazdıracağı veya düşündüğü zamanlar sakalını karıştırarak –dersine çalışan bir hafız gibi- iki tarafa sallanırdı. Düşünüp bir karara varması ağır olurdu; fakat neticede verdiği kararlar hemen daima çok sağlam olurdu. Son derece alçak gönüllü bir insandı. Kendi fikirlerine aykırı düşen fikirler öne sürüldüğü zaman kızmaz, bunları dikkatle dinlerdi. Ben ona hemen her şeyi açık açık ve olduğu gibi söylemeye alışmıştım. O kadar ki, bir gece çalışmalarımıza ara verdiğimiz bir dinlenme fasılasında söz, İstanbul’daki vezirlerin zenginliklerine, hatta bazılarının çalıp çırpmalarına dökülmüştü. Paşa, bu gibi tutumları ve rezaletleri şiddetle lânetliyordu. Konuşması o kadar samimi bir hâl almıştı ki, ben de cesaret buldum; kendisinin maliye ve Nafia nazırlıkları sırasında büyük bir servet yapmış olduğu yolunda ortalıkta birtakım söylentiler bulunduğunu söyledim. Zihni Paşa bu cesaretime gücenmedi, bozulmadı da:

-          BENİM ALDIĞIM PARALAR, BİR RÜŞVET VE İRTİKÂP DEĞİL, BİR HEDİYEDİR, dedi. İstikraz muameleleri yapıldıktan veya şimendiferimtiyazları verildikten sonra, sözleşmeleri imzalayacağım zaman “adettir” diye bana birer çek verdiler. Bunu da birçok düşündükten ve hocamın görüşünü aldıktan sonra kabul ettim. Çünkü anlamıştım ki, bunu kabul etmekle memleketime hiçbir zarar ettirmeyecektim. Aksine, kabul etmezsem, bu paralar ecnebilerin elinde kalacak, bu para memlekete girmeyecek, memleketimizin sırtından milyonlar kazanacak olan kumpanyalar, üstelik bunu da kâr etmiş olacaklardı…

 

Zihni Paşa son derece dindar bir adamdı.

 

Onun Selânik valiliği sırasında Selânik-Manastır demiryolu, daha sonra da Selânik-İstanbul birleştirme hattının yapılmasına başlanmıştı. KUMPANYALAR HER ÜÇ AYDA BİR PAŞAYA BEŞER YÜZ LİRALIK BİRER ÇEK TAKDİM EDİYORLARDI. Paşa zaten kumpanyalara zorluk çıkarmak, haksızlık etmek niyetinde değildi. İşleri her hâl ve şekliyle adalet çerçevesi ve dürüstlük içinde yürüttüğünden, bu çekleri kabul etmekte bir sakınca görmemişti.

 

Paşa, daha sonra Halep valisi olarak görevlendirildi.

 

Günümüz Türkçesi S. Kutlu tarafından yapılmış olan Fazlı Necip’in Rumeli’yi Neden kaybettik? İsimli  1925 tarihli eseri Nurer Uğurlu tarafından sunulmuştur.

(Bu gün Kadıköy ilçesinin 19 Mayıs ve Erenköy Mahalleleri içinde bulunan geniş arazisi üzerinde siteler ve apartmanlardan başka adını taşıyan bir cami ve okul bulunmaktadır.

12 Mart dönemi sorgulamalar için Mit ve Kontrgerilla tarafından kullanılan yer Zihni Paşa köşküdür. İşkenceler, zincire vurma, tabutluklara kapatma gibi uygulamalar burada yapılmıştı.)